BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

"O olduktan sonra bir orduya karşı koyarım"

Erkara Bey: “Karanlık olması yetmiyor! Hava bozmayacak mı? Âh! Biraz sis olsa!..”
 
Serçetutan ve kırk adamının amansız baskın yaptığı o korkunç akşam, her bir Osmanlı elinden geleni yaptı... Olağanüstü hâller yaşandı.
“Bu ne biçim insanlık Canali’m. Nasıl kıyacaklardı?”
“Hainlikten başka bir şey değil!
“Allah! Allah!”
“Hainlik bizim canımızı kaç defa acıtmıştı biliyorsun Mahperi’m? Masum, savunmasız halkımızı soyup soğana çevirdiler, birçoğumuzu esir ettiler, Osmanlı’yı Timur Han’a karşı kışkırttılar, casusluk yaptılar, daha neler, neler?”
“Nasıl insanlar var dünyada?”
“Hem de nasıl… Dün birlikte olduğumuz Serçetutan, Dağtartan, Seyrekbasan birden değişti.”
“Dönekler!”
“Büyüklerimiz deyip bağrımıza bastığımız insanların arkamızdan vurması olacak şey değil.”
“Üstelik bizim kıyafetlerimizi giyip bizim gibi konuşarak dostça yaklaşıp gafil avlıyorlar.”
“Alçakça bir tuzak!”
“Tuzak tabii ki…”
“Yoksa en olmadık zamanlarda, en zor şartlarda bile karşı koymasını bilir, tufan olur düşmanı boğardık. Üç beş çapulcuya mı haddini bildiremeyecektik?”
Canali, çok duygulanmıştı. İri yorgun gözlerine hâkim olamıyordu artık. Mahperi, kuşağından çıkardığı mendilini Canali’ye uzattı.
“Sizi üzdüm mü?”
“İnsanız Mahperi’m. Çekilen sıkıntıları düşündükçe elbette üzülüyorum. Onlar amca, dayı, bibi, teyze, kardeş, bacı, ana, baba yani kanımızdan canımızdan birileriydi. Acı duymamak mümkün mü?”
“İstersen anlatma...”
“Sen sulu gözlülüğüme bakma!”
Doğan Beyin; “Bizi takip edin” der gibi el işaretiyle hızlandılar. Duracak vakit değildi.
“Hadi kıratım bizi mahcup etme...” deyip sürdüler.
            ***
Pek güvendiği arkadaşıyla kimsenin göremeyeceği kuytu bir köşede kaç gündür sessiz sedasız bekliyordu. Mutlaka suçüstü yakalayacaktı. Başka hiçbir şansı kalmamıştı. Bunun için yapılabilecek her şeyi inceden inceye düşünmüş, hesap etmiş, gereken tedbiri almıştı da.
“Karanlık olması yetmiyor! Hava bozmayacak mı? Âh! Biraz sis olsa!..” diyen Erkara Bey gözlerini gökten, hapishanenin üzerinde iki salyangoz boynuzu gibi dikilen direklere ve oradan da demir kapıya çevirdi. Aklı fikri hep buradaydı.
“İşte Çakır Vezir’in gelip geçeceği yerler... Üryan Bey, can dostum da her dediğime harfiyen uyuyor. Onun da derdi aynı. Ne desem, itiraz etmiyor. Bu ne güzel haslet, ne müthiş sadâkat... Onunla birlikte olduktan sonra bir orduya karşı koyarım evvel Allah!” diye daha neler geçmiyordu ki yorgun kafasından. Şüphesiz Çakır Vezir ve adamlarını diri diri ve de suçüstü yakalayacak, esir ettikten sonra da dilediğini yaptıracaktı. Koyu karanlık içinden uzaktan uzağa hapishane atlarının acı kişnemesi, köpek ulumaları işitiliyordu. Gökte hiç yıldız yoktu. Erkara Bey, kuşağından çıkardığı içi kavurma dolu ekmeğini ortadan bölerek yarısını Üryan Bey’e uzattı. Diğerini de iştahla kendi yedi. Poturunun cebinden kuka tespihini çıkardı. Hem çekiyor, hem de arkadaşıyla öteden beriden sohbet ediyordu. Aklı ise hep gizli işlerindeydi. DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
609740 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/609740.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT