BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Çakallar sahipsiz kuzuları çok sever

Bir önceki yazımda Kıbrıs konusunda atılacak taşların hedefini bulacağı ve bölgedeki çakalları rahatsız edeceğini yazmıştım.
Zira; “Çakallar kuzunun bol olduğu yerleri değil, sahipsiz kaldığı yerleri severler.”
Buradan hareketle, sahipsiz toprakları da çok sevdiklerini söyleyebiliriz.
Biz coğrafyada kendi haklarımızı sahiplendikçe, AB ve ABD başta olmak üzere İsrail’den de tepkiler gelmeye devam ediyor.
 
Acıkınca putlarını yiyen putperestler misali...
 
Burada zaten defalarca anlatılmış konuları tekrar ederek gazetede bana tahsis edilen köşemi zayi etmek istemiyorum, lakin AB ve İsrail’in acıktığında kendi putlarını yemekten asla geri durmadıklarını da bilelim.
AB, sadece Zürih ve Londra’da imza altına alınmış hakikatleri çiğnemedi, aynı zamanda AB’nin en temel ilkelerini dahi ayaklar altına alarak Rum tarafını birliğe dâhil etti.
11 Şubat 1959 yılında Zürih’te imzalanan anlaşma metninin birinci maddesi “Kıbrıs Cumhuriyeti, kendi bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve güvenliğini devam ettirmeyi ve anayasaya saygıyı güven altına almayı üstlenir (taahhüt eder).
Kıbrıs Cumhuriyeti, ayrıca tümüyle veya bir bölümüyle herhangi bir devlet ile hiçbir şekilde siyasi veya ekonomik bütünleşmeye girmeyeceğini taahhüt eder. (Sorumluluğunu yüklenir)
Kıbrıs Cumhuriyeti, bu maksatla adanın gerek birleşmesini gerekse taksimini doğuracak doğrudan doğruya (direkt olarak) veya dolaylı olarak gerçekleştirmeye yardımcı ve teşvik edici tüm hareketleri yasaklar” 
hükmündedir.
Kıbrıs Devleti daha ilk kurulduğu günden itibaren Zürih Anlaşmasının birinci maddesindeki ‘anayasaya saygı ve güveni’ baltalayacak eylemlere sahne oldu. Rum Ortodoks Kilisesinin organize ettiği tedhiş ve şiddet eylemleri doğrultusunda EOKA terör örgütü yüzlerce Kıbrıs Türkü'nü katletti. En sonunda ENOSİS denilen, adanın Yunan ana karasına bağlanması fikriyatı doğrultusunda Nikos Sampson isimli darbeci meşru Rum yönetimini devirerek yönetime el koydu.
Sampson’un arkasında adadaki Yunan subaylar ve Yunanistan’daki darbeci generallerden oluşan yönetim vardı. Darbe sonrasında son aşama olarak ENOSİS ilan edilecek ve Girit’ten sonra Kıbrıs da bir oldubitti ile gözümüzün içine baka baka Yunanistan’a bağlanacaktı.
Ama olmadı…
Yutmaya çalıştıkları boğazlarında kaldı.
Zaten yıllardır Erenköy’den Lefkoşa’ya kadar birçok noktada Kıbrıs Türkü'nün çelikleşmiş iradesi EOKA terör örgütüne ve kilise destekli faşist Rumlara direnmekteydi.
Ve 20 Temmuz 1974'te Türkiye garantör devlet olarak adaya müdahalede etti.
Çünkü Zürih Anlaşması’nın üçüncü maddesi açıkça “Hükümlerin herhangi birinin ihlali (çiğnenmesi) hâlinde Yunanistan, Türkiye ve İngiltere bu hükümlere saygıyı sağlamak için gerekli girişimlerin yapılması ve önlemlerin alınması maksadıyla aralarında danışmalarda bulunmayı üstlenirler.
Üç garantör devletten biri, birlikte veya birbirlerine danışarak (iş birliği hâlinde) hareket etmek imkânı bulunmadığı takdirde, bu antlaşmanın oluşturduğu durumu (state of affairs) münhasıran yeniden oluşturmak gayesi ile hareket etmek hakkını korumaktadırlar” hükmünü ihtiva etmekte idi.
Türkiye tam olarak bu hükmü uyguladı ve üç garantör devletten biri olarak adada gerçekleştirilen darbe ile Kıbrıs Cumhuriyeti’nin fiilen sona erdiğini, bir lahza sonrasında da ENOSİS ile adanın Yunanistan’a bağlanmasına müsaade etmeyeceğini belirterek Kıbrıs Barış Harekâtını devreye soktu.
Bugün uluslararası tüm medya yapılanmalarında Türkiye’nin meşru Kıbrıs Cumhuriyeti’ni işgal ettiği teması işlenmektedir.
 
Peki ama hangi Kıbrıs Cumhuriyeti?
 
O meşru devlet Türkiye tarafından değil, 15 Temmuz 1974 gecesinde EOKA ve Yunanistan’daki darbe yönetimi tarafından el birliği ile ortadan kaldırıldı. Türkiye, işte tüm bu olan bitenden sonra Zürih Anlaşmasının yukarıda yazdığım üçüncü maddesi doğrultusunda Kıbrıs’a müdahil olmak zorunda kaldı.
Tüm bunlar bilinmesine rağmen AB’nin her şartta ve her sorunda bir aşiret dayanışması içinde Rum Yönetiminden yana tavır alması, Batı muhayyilesinde Şark Sorunu’ kavramının devam ettiğini gösterir.
Peki ya sınırları nerede başlar, nerede biter bilinmeyen, Suriye Arap Cumhuriyeti’ne ait Golan Tepelerini yıllardır işgal eden, Filistin topraklarındaki işgalini her geçen gün genişleten ve işgalcileri dünyaya ‘yerleşimciler’ kavramı ile yedirmeye çalışan İsrail’in yaptığı açıklamalara ne demeli?
Maraş’ın bir bölümünün Kıbrıs Türkü'ne ve dünyaya açılacak olmasından endişe duymuş Kudüs’ün eli kanlı işgalcisi…
Acaba tek konu o mu?
Elbette değil.
Güney sınırlarımızda kudurmuş bir terör devletini kurduramadığı için kontrolsüz tepkiler veren İsrail’in, Kıbrıs’taki asıl rahatsızlığı burnunun dibindeki Geçitkale’ye ilk SİHA 16 Aralık 2019 günü indiğinde başlamıştı. Şimdi aynı Geçitkale’nin bir SİHA üssü hâline gelmesi, hatta Kıbrıs’ta önümüzdeki süreçlerde inşa edilmesi muhtemel bir deniz üssü İsrail’i son derece endişelendirmektedir.
İçerideki mümessillerin canhıraş ulumalarının sebebi budur.
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
619857 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/yusuf-alabarda/619857.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT