BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Pazar keyfinizi kaçırmaya geldim

Farkındasınız ülkenin gündemi sürekli yoğun.
Türkiye gibi bir coğrafyada mukim bir ülkenin vatandaşları iseniz, bu yoğun gündemden nadir olarak kendinizi soyutlayabiliyorsunuz. Yerkürede sorunlu bölgelerin hemen hemen tamamının tam orta göbeğinde yaşıyoruz.
‘Dert tek değil ki’ derdi, rahmetli ninem.
O misal işte…
Pazar sabahı biraz keyfiniz kaçacak olsa da yazmak zorundayım.
Gerekli tedbirleri hep beraber ve acil olarak almazsak nesiller boyu ızdırabını çekeceğimiz konular artık evimizin içinde.
Önümüzdeki yıllarda daha derinden hissedeceğimiz iklim değişikliği kaynaklı tatlı su kaynaklarındaki kirlilik ve azalma, kuraklık, gıda güvenliği, biyogüvenlik, buzulların erimesi, artan su sıcaklıklarına bağlı deniz hayatındaki canlıların yok oluşu, fırtına ve seller ile karşı karşıya kalacağız.
Tüm bu felaketler zincirinin, bu kadar birbirine entegre olmuş bir dünyada insan yaşamını derinden etkileyeceği, çatışmaları, insan hareketliliğini ve dolayısı ile düzensiz göç dâhil birçok fay hattını tetikleyeceğinden şüphemiz yok.
Bilim insanları küresel sıcaklığın bu şekilde artması hâlinde insan güvenliğinin de tehdit altında olacağını söylüyorlar. Buzulların erimesinden kaynaklanan deniz seviyesindeki artışın, Kahire’den New York’a birçok şehri olumsuz etkileyeceği, deniz seviyesindeki ve ısısındaki artışın dünya ekosistemine büyük tahribat vereceğini belirtiyorlar. Eko sistemdeki tahribatın ise, kasırgaları ve selleri tetikleyeceğini dile getiriyorlar.
Tüm bunları dikkate aldığımızda ardı ardına yaşadığımız sel felaketlerinin de tabiatın bir cilvesi olmadığını anlıyoruz. Önümüzdeki yıllarda tatlı sulardaki kirlenmelerden kaynaklı çok değişik hastalıkların çıkacağı şimdiden yazılıp çizilmekte.
Türkiye açısından konuyu değerlendirdiğimizde de tablo çok iç açıcı değil maalesef. Evet, son 30 yıldan bu yana alınan olağanüstü tedbirler ve yapılan yatırımlar sebebi ile başta büyük şehirlerimiz olmak üzere toplumun kahir ekseriyeti bu konularda esaslı sıkıntılar ile karşı karşıya kalmadı.
Son 30 yıl içinde tüm ülkede sessiz sedasız dev isale hatları, içme suyu arıtma tesisleri, terfi merkezleri, içme suyu hazneleri ve şebeke inşaatları yapıldı. Sadece İstanbul’da, isale hattı uzunluğu 227 km’den 2.602 km uzunluğa, içme suyu şebeke hattı 19.146 km uzunluğa çıkarıldı.
Fatih Sultan Mehmet, Cumhuriyet, Kâğıthane, Ömerli, Yavuz Selim ve İkitelli içme suyu ve arıtma tesisleri faaliyete sokuldu ve hâlihazırda kapasite 4,4 milyon m³ seviyesine ulaştırıldı.
Kamuoyu, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı’nın ekranda dağılmış dosyalar içinde bulamadığı projeler ile meşgul olurken, başkent Ankara’nın tatlı su ihtiyacının karşılanması için Ankara’ya yılda 226 milyon m³ tatlı su taşıyacak Gerede Sistemi hizmete alındıDağların altından 4,5 m çapında ve 32 km uzunluğundaki bir tünel vasıtası ile, Ankaralıya suyu ulaştıran bu proje, algılar ile teslim alınan Türkiye’de gündem bile olmadı.
Lakin, bu yatırımların yapılması, küresel iklim değişikliğinden Türkiye’nin etkileneceği gerçeğini değiştirmiyor.
Türkiye zaten bölgesinde su zengini olmayan bir ülke konumunda. Kişi başına düşen 1.520 m³’lük su miktarı ile, ‘su sıkıntısı çeken ülke’ kategorisinde. Ayrıca bu miktarın 2030 yılına geldiğimizde 1.120 m³ civarlarına düşeceği de bilinmektedir.
Bir de tüm bu olan bitenlere tatlı su havzalarımızda oluşan kirliliği eklediğimizde, konunun ciddiyeti daha da net ortaya çıkar. Türkiye’nin sahip olduğu 25 tatlı su havzasının kahir ekseriyeti ciddi oranda kirletilmiş durumdadır. Ergene’den Menderes’e Kızılırmak’tan Susurluk Çayı havzasına kadar bu ülkeye bir nimet olarak bahşedilmiş bu tatlı su havzaları, yıllardan bu yana vahşice kirletilmektedir.
Güney Marmara’nın en önemli tatlı su kaynaklarından olan Susurluk Çayı ve havzasındaki kirlilik artık sadece insan sağlığına değil, hayvan sağlığı açısından da ciddi tehditler oluşturmaktadır. Bigadiç, Balıkesir ova köyleri, Kepsut, Susurluk, Karacabey Ovası ve Marmara Denizi’ne döküldüğü noktaya kadar kıvrımlı hâli ile yaklaşık 200 km uzunluğundaki bu alanda tarım ve hayvancılık can çekişmektedir.
Susurluk Çayı havzasında bizzat ziyaret ettiğim onlarca köyden elde ettiğim intiba, bu bölgenin hayat damarı olan çayda; arıtma tesisi yetersizliği, fabrika atıkları, kum ocaklarının oluşturduğu çukurların su debisini düşürmesi gibi birçok nedenden dolayı biyolojik hayatın sona erdiği ve tarımsal, hayvansal sulamada kullanılamayacak duruma geldiği yönünde.
Çay kenarında yer alan tüm köy ve yerleşimlerde vatandaşın artık burnunu tıkamadan duramayacağı kesif bir kokunun varlığına bizzat şahitlik ettim.
Peki Susurluk Çayı havzasındaki sorun Türkiye’deki diğer tatlı su havzalarında farklı mı?
Yapılan çalışmalar tatlı su kaynaklarındaki aşırı kirliliğin 25 havzanın 20’sinde mevcut olduğunu gösteriyor.
Daha önce yine bu köşede kaleme aldığım ‘Su Hayattır’ isimli yazımda da belirtmiştim. Türkiye’deki 1.397 belediyeye karşılık var olan arıtma tesisi sayısı sadece 1.170 adettir. Bu demek ki hâlâ arıtma tesisleri olmayan belediyeler mevcut.
Arıtma tesisi olmayan ya da işletmeyen yerel yönetimlerin, kültürel etkinlik adı altında milyonlarca lira harcayarak yozlaşmış, sanat ve kültür parantezine alınamayacak, niteliksiz faaliyetler düzenlemesine ne zaman bir kontrol getirilecek insan merak etmiyor değil…  
Peki bu konuyu neden uzun uzun anlattım?
Küresel ikilim değişikliğinden kaynaklanan felaketler artık ülkemizin kapısından içeriye girmiştir ve duracağa da benzememektedir. Tatlı su kaynaklarımıza ve çevreye verdiğimiz zarar tolere edilir olmaktan çıkmıştır ve bu kirlilikten sadece yetkililer değil, milletçe hepimiz sorumluyuz.
Hepimiz sorumluyuz, zira ya üzerimize düşen kontrol ve denetim görevimizi yerine getirmiyoruz ya da bizzat kendimiz kirletiyoruz. Kirlilikten şikâyetçi birkaç insanımızı ertesi sabah uyandığımda bir kamyonet kasası ile olanca pisliğini dere kenarlarına boca ederken bizzat gördüm.
Daha şimdiden Türkiye’nin birçok bölgesi aylardır kuraklık, seller ve doğal afetler ile mücadele vermekte. Bu konularda sadece yetkililerin kafa yormasını ve mücadele etmesini beklemek, sorumluluk sahibi vatandaş anlayışına asla uymaz. Topyekûn bir farkındalık ve ciddiyet ile mücadelenin kaçınılmaz hâle geldiğini en ücrada yaşayan fertlerin dahi bilmesi artık elzemdir.
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
620489 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/yusuf-alabarda/620489.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT