BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Böyle olur uzay çağı cahilinin cesareti

Geçtiğimiz hafta kokuşmuş zihniyet yine içini boşalttı. Açtı ağzını, içinde ne kadar safra varsa fikir diyerek gündemin içine kustu. Bir taraftan ‘toplum ortasından kabak gibi bölünüyor, insanlar ötekileştiriliyor’ diyerek bilindik tekrarlarını yapan bu kafa, durdu duramadı Orta Çağ karanlığı klişesini bir nefret söylemi olarak gündeme getirdi.
Müktesebatı birkaç ilkel sol kokulu risale ve söylemin ötesine geçemeyen, idrak yoksunu bu zihniyetten Orta Çağ’a dair kapsamlı bir değerlendirme bekleyeniniz var mıydı?
Elbette yok…
Ama bu dumura uğratılmış kafalara yıllarca Orta Çağ’ın bir karanlıktan ibaret olduğu öğretildi, çünkü Avrupa’nın müktesebatı bu şekildeydi. İçi boş ve ham hamasetin ötesine geçmeyen bu klişe sloganlar üzülerek ifade etmem gerekir ki, toplumun büyük bir kesiminin gündelik hayatını âdeta bir münevvermişçesine geçirmesine yetiyor da artıyor bile.
Oysa cumhuriyet döneminin ortalarında kaleme alınmış edebî ve tarihî eserleri, Nutuk’u, Kemal Tahir’i dahi sadeleştirmeden okumaktan âciz bu güruh için, bu yüzden klişe sloganlar can kurtaran simidi hüviyetindedir.
Geçenlerde Henry Kissenger’ın ‘Çin’ isimli kitabını okurken rastladığım ‘bugünkü Çinlilerin Konfüçyüs döneminde yazılmış eserleri okuyabildiği’ açıklaması, çalışma koltuğumda saatlerce kaskatı kalmama sebep olmuştu.
Hoş, yıllar evvel ABD kurucu babalarından George Washington’ın Mount Vernon Müzesinde kendi el yazısı ile 1700’lü yıllarda yazdıklarını okuyabildiğimi gördüğümde diz kapaklarımın feri gitmişti.
Anlamakta zorluk çektiğim ise, nasıl olur da seksen sene evvel kendi coğrafyamda, kendi insanımın, kendi lisanımla yazmış olduğu eserlerini okuyamayan ben, 250 sene evvel, bir başka coğrafyanın bir başka lisanında, bir başkası tarafından yazılmış bir eseri, hiç zorlanmadan okuyup anlayabilmekteydim?
Sanırım 2005 yılıydı, İstanbul’daki bir binaya hat sanatımızdan bazı örnekleri sergileyen birkaç pankart asıldı. Pankartlarda ‘gel keyfim gel’ ve ‘Bu da geçer ya hu’ yazmaktaydı. Ortalık birden toz duman oldu ve irticai bir örgütün!! binaya Arapça pankartlar astığı hezeyanlarıyla pankartlar apar topar indirilmişti. Olayın aslı sonradan öğrenilse de o tarihlerde yaşadığımız şizofreniye temel teşkil eden önemli bir misal idi.
Buradan mülhem, kafasına formatı yemiş ve dumura uğramış ağızlardan çıkan bu sloganlar ile kendi yolumuzu bulacak hâlimiz yok, ama gel gör ki toplumda önemli bir kesim sloganlar ile yola revan oluyor.
Sen kafanı kuma gömdüğünde âlem sana zindan olabilir, lakin Orta Çağ bu coğrafya insanının yüzünün akıydı.
Biruni, Harezmi, Ebu Nasr Mansur, El-Cezeri, Abdülhamid bin Vasi bin Türk, Hucendi, Fergani, Kaşgarlı Mahmut, Farabi, Razi, Yusuf Has Hacib, Nizamülmülk, Sabuncuoğlu Şerafettin, Takuyiddin, İbn Battuta, Ali Kuşçu, İbn Sehl, Hemedani, Ravendi gibi, sadece isimleri ile sayfalar doldurabileceğimiz insanlığın ortak medeniyetinin temelini oluşturmuş şahsiyetleri müfredatımıza almazsak, ortaya çıkan bu ayrık otlarını bu millet bir şey zannetmeye devam eder.
Millet bu cahil cühela takımını pohpohladıkça, cehaletleri de ağızlarından dökülenlerin toksin etkisi de kontrol edilemez bir şekilde artıyor ve gencecik evlatlarımızın dimağında kalıcı hasarlar oluşturuyor.
21. yüzyılın Bihruz Bey karakterleri artık çekilmez bir hâlde
Recaizade Mahmut Ekrem’in Tanzimat sonrası Türk toplumunda ortaya çıkan alafranga kafa ile istihza eden eseri Araba Sevdası’nı, bu türden Dunning Kruger sendromuna tutulmuş biçarelere bugünlerde sıklıkla okumakta fayda mülahaza ediyorum.
Romanın baş kahramanı Bihruz Bey ile bugün bu cahil cesaretini ağızlarına doldura doldura sergileyenler arasındaki benzerlik birebirdir.
İyi bir tahsil görmemiş, tüm derinliği yüzeysel ve yarım yamalak bir muhtevadan ibaret olan, Batılı insan profiline öykünerek klişe sloganları terennüm etmekten öteye geçemeyen bu Bihruz Bey karakteri, maalesef bugün geldiğimiz noktada Türkiye’yi yönetmeye talip.
Tabii Bihruz Bey karakterinin aynı zamanda nasıl bir hovarda mirasyedi olduğunu aklımızın bir köşesinde muhafaza edersek, bu karakterin de aynı yoldan gideceğini rahatlıkla öngörebiliriz.
 
Yine de bir umut var
 
Küreselleşmenin ritminin arttığı günümüzde, şunun şurası yirmi sene evvel ulaşamadığımız yüz binlerce kaynak ve ehliyet sahibi binlerce değerli insanımızın görüşleri artık elimizin altında.
Bugün, geçmişimiz ile bizleri buluşturabilecek binlerce belge her geçen gün, gün yüzüne çıkarılıyorkütüphaneler konusunda âdeta sessiz bir devrim yaşanıyor, tüm sorunlara rağmen evlatlarımız bizlerden daha fazla okuyor, bulamadığımız kitaplara internet üzerinden kolaylıkla ulaşabiliyoruz. Ayrıca internet üzerinde birçok çer çöp veriye rağmen çok ama çok değerli videolar ve veriler her geçen gün varlığını arttırıyor.
Geçmiş yönetimlerin ceberrutluklarına özlem duyanlar da, ekranlarda fikrinden dolayı insanları iğdiş edenler de, en çok bu gelişmelerden rahatsız. Bu yüzden istedikleri gibi at oynatamıyorlar, ya yerleri dar ya yenleri…
Gençleri ve toplumu, kimliğimiz konusunda gerçekçi bilgi ile mücehhez kılacak bir stratejik vizyon ve siyaset ortaya koyulmaya devam ettikçe, bu Dunning Kruger sendromlu zavallıların toplum içindeki itibarsızlıklarının tescilleneceğinden hiç şüpheniz olmasın.
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
622179 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/yusuf-alabarda/622179.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT