BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Bir bayram hikâyesi

Bir bayram hikâyesi

Kamil Dayı bir “bilge” tavrıyla sözlerinin iyice anlaşılmasını ister gibi yavaş yavaş konuşurken Selim de ister istemez dinliyordu.



Cemil ayakkabılarına kavuşmuştu Kamil Dayı bir “bilge” tavrıyla sözlerinin iyice anlaşılmasını ister gibi yavaş yavaş konuşurken Selim de ister istemez dinliyordu. - Hazret Hacer zemzeme “Dur!” demeseydi, belki nehir olup akacaktı. Şimdi tüketildikçe kaynıyor. Onun için şu uyku ilacı işinden vazgeç. Ben derim ki; Cemil sabah uyanamazsa söylediğinizi yaparsınız. Uyanırsa işi olacağına bırakalım. Ne demişler “Kul sıkışmayınca, Hızır yetişmez.” Birden Kamil Dayı ciddi tavrını değiştirdi, tebessüm ederek devam etti: - Kimbilir belki Hızır aleyhisselam gelir, ne dersin ha?!.. Selim ayakkabıcıya doğru giderken yarın görüşmek üzere ayrıldığı Kamil Dayı’nın sözlerini düşünüyordu: Peygamber İbrahim aleyhisselam, Rabbin emriyle, bebek yaştaki oğlu İsmail ile eşi Hacer’i çölün ortasında bırakıp gitmişti. Bir süre sonra suları bitince kavrulmaya başladılar. Susuzluk had safhaya gelmişti ki; İsmail’in topuklarını vurduğu yerden su kaynamaya başladı. Mübarek kadın, çıkan suları kaplarına doldurmaya yetiştiremiyor, kaynayan su yaptığı göletleri bozarak akıp gidiyordu. Susuzluğun verdiği telaşla su tükenip gidecek diye Hacer “Zem, zem!.. (Dur, dur!)” diye bağırdı. Suyun kaynaması durdu Hacer’in açtığı kuyuda su tükendikçe kaynar oldu. Rivayet edilir ki, “Dur!” denmeseydi kaynaktan bir nehir doğacaktı...  Bayram namazı kılınmış, cemaat birbiriyle bayramlaşıyordu. Bayramlaşmada Kamil Dayı Selim’in kulağına eğilerek merakla sordu: - Bakıyorum Cemil yok. Herhalde uyuya kaldı, yoksa çocuğa ilaç mı içirdiniz? - Yok dayı. Af edersiniz hanım hastaydı sabah kaldırmadım. Ben namazdan sonra biraz Kur’an okuyayım derken dalmış gitmişim. Herhalde alt katlardan olacak, bir kapı kapanması sesiyle uyandım. Abdest alıp giyininceye kadar geç kaldım diye aceleyle çıktım. Cemil’e bakmadım bile. - Haydi hayırlısı. Dün kararlaştırdığımız gibi kahvaltıya bekliyoruz sizi. Selim Kamil Dayı’dan ayrılıp eve doğru yöneldi. Cemil hâlâ uyuyor mu acaba? diye düşünüyordu. İleride, yürürken ayakkabıları yanan bir çocuk gördü. “O da bizim oğlanın ayakkabılarından almış” diye aklından geçirdi. Biraz daha yaklaşınca o çocuğun Cemil olduğunu anladı. Beklemediği bu karşılaşma ile şaşırmıştı... Kızardığını hissetti, ne diyeceğini bilemedi. Tam, “Deden gitti, sana selamı var” demek üzereyken Cemil sevinç içinde babasına atıldı, - Bayramın mübarek olsun babacığım! deyip ellerini öptü. Selim de oğlunu öpmek için kucakladı. Cemil, ciddi ciddi babasına bakıp, - Senin ateşin var, yoksa hasta mısın baba? diye sordu. Oysa sıkıntıdan Selim’e ateş basmıştı. - Yok bir şey oğlum, nereden çıkardın? Caminin içi sıcaktı, belki ondandır. - Yok, yok! dedi Cemil; zaten uyuyup kalmandan belliydi hasta olduğun. Bak geç kalmışsın ki, eski camide yer bulamamış yeni camiye gitmişsin. Neyse! Dedemin selamı var. Öbür dünyada da bayramlaşma varmış. Yetişeyim diye beklemedi, gitti. Selim afallamıştı: - Ne dedin sen! Cemil kelimelerin üzerine basa basa tekrar etti: “- Dedemin selamı var, öbür dünyada da bayramlaşma varmış, kaçırmayayım diye beklemedi, gittiii!” dedim. - Dedeni rüyanda mı gördün? - Ne rüyası! Dedem eve geldi. Beni aldı, birlikte eski camiye geldik. Sen rahlenin başında uyuya kalmışsın. Dedem “Şimdi onu abdest alıp hazırlansın diye beklersek caminin içinde boş yer bulamayız. Baban şimdi kapı kapanırken uyanır. Hazırlanıp arkadan gelir” dedi, çıktık. Selim merakla sordu: - Peki, cemaat dedeni görünce şaşırmadı mı? - Beni gördüler, dedemi göremediler. Dedem “Şimdi tanıdıklara laf anlatmak zor. Ben en iyisi onlara görünmiyeyim” dedi. Camide de pencere boşluğunda namaz kıldığı için kimse farketmedi. Selim’in şaşkınlığı iyice artmıştı: - Pencere içine nasıl sığdı ki? - Duvar içine secde etti. Onlara taş, duvar, kapı engel olmazmış. Zaten bizim eve de kapıyı açmadan girmiş. Kapıyı ben çıkmak için açtım. Selim afallamış yerinde dona kalmıştı. Bir yandan kafasını kaşırken, bir yandan da olanlara inansa mı inanmasa mı, düşünüyordu. Cemil hoplaya zıplaya ilerlerken, yanıp-sönen ayakkabı ışıklarına işaret ederek, geride kalan babasına uzaktan seslendi: - Baba Bursa’ya ne zaman gidiyoruz? Işıklı ayakkabıları Hatice ile Salih’e göstermek için sabırsızlanıyorum. Cemil’in kastettiği teyze çocukları idi. Selim bir problemle daha karşı karşıya kalmıştı. Etrafta kendilerine yakın kimse var mı diye şöyle bir baktıktan sonra, eğilip Cemil’e sordu: - Eee, onlara “Bu ayakkabıları dedem cennetten getirdi” mi diyeceksin? Cemil gülümsedi. Babasına muzip muzip bakarak cevap verdi: - Ne cennetini canım! Bunlar o kunduracıdaki ayakkabılar. Onları benim odama nasıl getirttiğini dedem bana anlattı. Haa!, dedem Kamil Dayı’ya da selam söyledi. Ayrıca Kamil Dayı tanıyormuş “Hızır’ın da Selamı var! dersin” dedi. Selim’in düşüncelerini saran sisler bir anda dağılıverdi. Oğlunun hoplaya zıplaya eve doğru gidişini seyrederken, dünden beri yaşadığı sıkıntılardan kurtulmanın rahatlığı içinde mırıldandı: - Ve aleykümselam!.. İyi ki Kamil Dayı’yı dinlemiş, “suyun akışına” engel olmamışız!.. ¥ SON YAZAN: İbrahim A. ŞAHİN
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT