BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > İlim ve takvada öndeydi

İlim ve takvada öndeydi

Hazret-i Ali, Ehl-i sünnetin gözbebeği, evliyanın reisi, kerametler hazinesiydi. Adalet, ilim, cömertlik, merhamet ve diğer yüksek faziletlerin tümünü kendisinde toplamıştı. Devamlı Peygamber efendimizin yanında bulunması ve onun feyizli nurlarına ilk kavuşanlardan olması derecesini de o denli artırmıştı.



Hazret-i Ali, ehl-i sünnetin gözbebeği, evliyanın reisi, kerametler hazinesiydi. Adalet, ilim, cömertlik, merhamet ve diğer yüksek faziletlerin tümünü kendisinde toplamıştı. Puta tapmadığı için "Kerremallahü Vecheh"; kahraman ve cesur olmasından, dönüp dönüp düşmana saldırmasından dolayı "Kerrar"; Allahü tealanın arslanı manasına "Esedullah-il-Galib" ve "Haydar"; Allahü tealanın takdirine razı olduğu için "Mürteza" lakaplarıyla anıldı. Buğday benizli, orta boylu, uzun gerdanlı, güler yüzlü, iri siyah gözlü, geniş göğüslü, iri yapılı ve sık sakallı bir görünüşe sahip olan Hazret-i Ali, ilim ve amel bakımından en yüksek derecede idi. Kur'an'ın hükümlerini en iyi bilen de oydu. Tefsire dair birçok rivayetler bildirmişti. Bilhassa ayetlerin iniş sebepleri konusunda birçok rivayetleri vardı. Peygamberimiz "aleyhissalâtü vesselâm" O'nun için, "Ali benim ilmimin kapısıdır. Aşikare edicidir, bildirmem lazım gelen şeyleri ümmetime açıklayıcıdır. Benden sonra, onu sevmek imandandır. Ona buğz etmek nifaktandır. Ona bakmak rahmettendir. Onun muhabbeti ibadettir." diye buyurmuştu. Zira O, Ehl-i beytten olması sebebiyle, Peygamber efendimizin sünnetine herkesten daha fazla vakıftı. Bu hususta herkesin müracaat kapısıydı. Hazret-i Ali, fevkalade beliğ ve fasih konuşurdu. Peygamber efendimizden sonra, onun derecesinde beliğ hutbe okuyacak bir başkası yoktu. Arap lisanının ilk kaidelerini koyan yine oydu. Bu sebeple Kur'an-ı Kerim'in lisanına herkesten çok aşina idi. Devamlı Peygamber efendimizin yanında bulunması ve onun feyizli nurlarına ilk kavuşanlardan olması sebebiyle derecesi o denli artmıştı. Bundan dolayı, hakkında birçok rivayet olup, anlaşılması güç meselelerde, onun rivayeti tercih edilmişti. Onun bizzat Resulullah Efendimizden duyarak yazdığı bir hadis sayfası bile vardı. Bu sayfa, "Sahifetü Ali bin Ebi Talib" adıyla 1986'da yayınlanmıştır. Hazret-i Ali, bir gün minbere çıkmış vaaz ediyordu."Bana arşın altındakilerden sorunuz! Benim içim ilim ile doludur. Bu ağzımdaki Resûlullah'ın mübârek ağzının suyudur. O şol nesnedir ki, bana bölük-bölük verdi. Onun içindir ki, benim nefsim onun yed-inde olan Allahü teâlâya yemin ederim ki, eğer izin olsa, Tevrat'ın ve İncil'in içinde olanları haber verirdim" diye buyurdu. O gerçekten de buyurduğu gibiydi. Peygamber efendimizin sünnetine herkesten daha fazla vakıftı ve bu hususta herkesin müracaat kapısı olmuştu. Hazret-i Ali, Eshab-ı kiramın en büyük fıkıh âlimlerindendi. Halledilemeyen mevzular ona havale edilirdi. Hatta Hazret-i Ömer, "Şayet Hazret-i Ali olmasaydı, Ömer helak olurdu." diye buyurmuştu. Onun ilminin yüksekliği ile ilgili büyük İslam âlimlerinin de söz birliği vardı. Abdullah ibni Abbâs, "Ali'ye ilmin on bölüğünden dokuz bölüğü verildi. Vallahi geri kalan bir bölüğünde de ortaktır." dediği Hazret-i Ali için Seyyid-üt-Tâife Cüneyd de, "Emîr-ül mü'minîn Ali hazretleri muhalifleri ile muharebeden fırsat bulsa idi, elbette onda tasavvuf ve hakâyık ilmi o kadar olurdu ki, gönüller ona takat getiremezdi. O, ariflerin başıdır. Onun sözleri vardır ki, ondan evvel kimse söylememiştir ve ondan sonra da kimse mislini söylemeye kadir olmamıştır." diye buyurmuştu. Hilâfet zamanında mülkü, doğuda Semerkand'a kadar genişlemiş olmasına rağmen çoğu zaman yaya yürür, ata binmezdi. Bir gün bazı ihtiyaçlarını alıp evine götürüyordu. Hizmetçilerinden birisi O'nu görüp, "Yâ Emîr-el Mü'minîn! Bu hizmet bizim işimizdir, müsaade et de biz yapalım" dedi. Hazret-i Ali bu söz üzerine, "Ailenin ihtiyacını temine en çok hakkı olan babadır." dedi. Hizmetçi kendisine zamanın halifesi ve cihânın sultanı olduğunu hatırlatıp, bu hizmetlerin cenâplarını hafifleteceğini söylemeleri üzerine Hazret-i Ali, "Çoluk-çocuğunun ihtiyacını taşımakla insan kemalinden bir şey kaybetmez" dedi ve yoluna devam etti. Cömertliği o mertebedeydi ki; bir vakit dört dirheme malik oldu. Bunlardan bir dirhemini gizli, bir dirhemini aşikâre, bir dirhemini gündüz, bir dirhemini gece sadaka verdi. Bunun üzerine şanının büyüklüğü için meâl-i şerifi "Gece ve gündüz, gizli ve açık, mallarını sarf edenlerin mükâfatlarını Rableri verecektir." olan Bekara sûresinin 274'üncü âyet-i kerimesi nâzil olup, bütün âleme yayıldı ve şöhret buldu. O koskoca İslam devletinin halifesi olmasına rağmen elbisesinin çok yerinde yama ile dolaşırdı. Bir gün bunu gören Amr bin Kays, Halifeye, "Bu kadar hazineler elindeyken yamalı elbise giymek size revâ değildir" dedi. Bunun üzerine Emîr-el Mü'minîn, "Müminler bize uysunlar. Kalplerinde huşû ve inkisâr hasıl olsun. Bize yamalı giymek de uygun olur" buyurdu. Peygamber efendimizin cömertlerin sultanı manasına gelen "Sultan-ül-eshiya" diye buyurduğu Hazret-i Ali, bir gün hilâfet zamanlarında, beyt-ül mal hazinesine girip, fazla miktarda altın ve gümüşü görüp, "Ey kırmızılar ve ey beyazlar! Benden başkasına cilve yapın ki, ben sizi dönüşü olmayan bir talâk ile boşamışım" dedi. > Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT