BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Bayram...

Bayram...

Ağız tadıyla kutlanılan; sevginin ve paylaşımın şahika noktasına çıktığı gerçek bayram günleri çok gerilerde kaldı! Bugün; bir şeyi bütünüyle ele geçirememenin ve bütünüyle de elden çıkarmamanın yani; nasipte olanla yetinmenin çetin zamanıdır!



Ağız tadıyla kutlanılan; sevginin ve paylaşımın şahika noktasına çıktığı gerçek bayram günleri çok gerilerde kaldı! Bugün; bir şeyi bütünüyle ele geçirememenin ve bütünüyle de elden çıkarmamanın yani; nasipte olanla yetinmenin çetin zamanıdır! Bununla birlikte biz, mü’minler dünyanın en talihli ve bahtiyar insanlarıyız. Zira; bir İslam büyüğünün yerinde tespit ve teşhisiyle; ‘İman var, ne yok; iman yok, ne var!’ Dünyanın bütün hazinelerine sahip olsanız, bütün bir insanlık size boyun eğip hizmet etse; dünyanın yegane maliki ve hakimi olsanız; iman şerefinden mahrumsanız neye yarar? Sizin bu alış-verişiniz; ebedi saadeti verip, karşılığında üç günlük dünyayı satın almanız demektir ki, en ahmak ve en aptal adam bile, bunun korkunç bir ziyan ve sonsuz bir felaket olduğunu anlar ve bilir. Yeri gelmişken burada bir itirafta bulunmalıyım. Bayram vesilesi ile; bu durumu hem sizinle paylaşır, ayrıca size de faydalı olacağını umduğum bir hatıramı anlatmalıyım. 70’li yılların sonlarıydı. İstanbul İmam-Hatip Okulu’nun orta üçüncü sınıfında kimya dersimize gelmiş ve ders anlatımıyla bütün öğrencileri kendisine hayran bırakan mübarek Hocam merhum H. Hilmi Işık’ın torununun sünnetine gitmiştik. Bendeniz, iki yüksek okul bitirmiş; bunlardan bir tanesi; 7 senelik İmam-Hatip’e ilave olarak 4 senelik de Yüksek İslam Enstitüsü’nü kapsayan ilahiyat tahsili idi. Yalnızca bu diplomamla vaizlik ve müftülük yapabilirdim! Biliyordum; kendileri pozitif ilimlerin yanında din ilimlerinde de mütehassıs idi. Ama; her şeyin başı olan bir şeyi bilmediğimi orada gördüm! Karşılarına oturttular; 12 sene önce, tıpkı sınıfta olduğu gibi gözlerini yumarak tatlı tatlı anlatmaya başladılar: “Ya kardeşim... Zamanımızda din ilimleri unutuldu. Her şeyden önemlisi, insanın ebedi saadetini temin edecek olan iman bilgileri bilinmiyor. Ne acı! Hacısı, hocası herkes; Amentü esaslarını imanın şartı olarak anlatıyor. Halbuki bunlar, iman hasıl olduktan sonra inanılacak şeylerdir. İmanın şartı üçtür. Birincisi; can gargaraya gelmeden önce iman etmiş olmak. Çünkü, o anda Ahiret halleri gözükür; dolayısıyla bundan sonraki iman; gaybi olmadığından iman sayılmaz! İkincisi; Güneş Batı’dan doğmadan önce iman etmiş olmak. O zaman, bütün insanlar, bu olayın; bilinen hiçbir tabiat hadisesi neticesi olmadığını, ancak; Muhammed Aleyhisselamın bildirdiği şekilde tecelli ettiğini görüp anlayacak ve iman edecekler ama; bu iman da kabul edilmeyecektir. Görüldüğü gibi; bu iki şart da zamanla ilgili!.. O halde geride bir tane kalıyor ki, esas itibariyle o bir tek şey imanın gerçek şartıdır! Bunu Rabbimiz bildirmeseydi kimse bilemezdi. Nitekim; en büyük Peygamberlerden Musa Aleyhisselam bile bilememiş; Cenab-ı Hakk’ın bildirmesiyle bilebilmiştir. Meşhur hikaye: Cenab-ı Hakk, Peygamberi Musa Aleyhisselama; ‘benim için ne yaptın’ diye soruyor. Büyük Peygamber, yaptığı ibadetlerini bir bir sayıyor. Bunların her birisinin kendisi için, yani Musa Aleyhisselamın kabirde, Kıyamet’te ve Ahiret Günü’nde kurtuluşuna vesile olacaklarını beyanla; yine ‘benim için ne yaptın’ buyurulunca, Musa Aleyhisselam; ‘senin için yapılacak şey nedir’ diye yakarışta bulunur. Gelen cevap; imanın yegane olan şartıdır: ‘Benim dostlarımı dost bilip sevmen; bana düşmanlık edenleri bilip onlara düşmanlık etmendir’ Yani: Hubb-i fillah, buğd-ı fillah! Şimdi; hem Allahü tealaya inandığını söyleyeceksin ve hem de onun düşmanları ile oturup, onlarla ahbaplık yapacaksın! Böyle iman olur mu?” Hayatımın dönüm noktası olan bu mühim hatıramı, bu güzel bayram gününde sizinle paylaşmak istedim. En iyi dileklerimle Bayramınız kutlu olsun.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT