BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Bu cesaret nereden geliyordu? -312-

Bu cesaret nereden geliyordu? -312-

Yusuf’un yanından ayrılırken, gazeteci Henry, “Seyahat notlarım bu kitapta var. Kitap Osmanlıca. Amerika’da basıldıktan çok az bir zaman sonra Türkçe’ye çevrilip Osmanlıca İstanbul basılmış.



Yusuf’un yanından ayrılırken, gazeteci Henry, “Seyahat notlarım bu kitapta var. Kitap Osmanlıca. Amerika’da basıldıktan çok az bir zaman sonra Türkçe’ye çevrilip Osmanlıca İstanbul basılmış. Bu baskıdan bir tane de bana göndermişler. Sana verdiğim kitap, o baskıdır. O zaman çok hayret etmiştim. Kitabtan nasıl haberleri olmuştu? Hemencecik Türkçe’ye çevrilmesindeki gayretin arkasında ne vardı? Daha sonra işittim ki, bu konularda Osmanlı Sultanı Abdülhamid Han çok gayretliymiş. Türk ve Müslüman dünyasıyla ilgili özellikle Avrupa ve Amerika’da basılan eserleri yakından takip ettirip Türkçe’ye tercüme ettirirmiş. Bir gazeteci olarak Abdülhamid Han’ın siyasetini çok yakından takip ettim. Onunla tanışmayı çok isterdim, ama kısmet olmadı. Eğer, görüşürseniz hürmetlerimi bildirin.” diyerek Yusuf’a bir kitap verdi. Ve geldiği gibi sessizce gitti. HHH Yusuf, gazeteciyle görüştükten sonra, hemen odasına çekildi. Şaşkınlığı devam ediyordu. Gazetecirin anlattıkları onu tam anlamıyla gönlünden vurmuştu. Hemen kitabı açtı. Kitap, Türkçe’ye “Hive Seyahatnamesi” diye tercüme edilmişti. İlk sayfası, “Londra’da bulundıgım ve Rusyalıların Hive’ye asker sevk ittigini haber aldıgım esnada...” diye başlıyordu. Yusuf, kitabı bitirmeden yatmadı. Okuduklarıyla dehşete kapıldı. 1877-78 Osmanlı-Rus Harbini bütün acı hatıralarıyla tekrar yaşadı. Yusuf, güreş günü sabah namazından sonra yatmadı. Chicago caddelerinde yürüdü, sanki Şumnu sokaklarında yürüyormuşçasına. Sabahın bu vakti, tıpkı İstanbul’daki gibiydi. Kuşlar, aynı terennümlerle tıpkı Karalar köyündeki güzellikte aynı lisandaötüyor, çiçekler aynı güzellikte kokuyordu. İnsan dışında, bütün Kainatın lisanı tekti, aynı dili konuşuyorlardı. Yusuf, dünyayı yaşanmaz, farklı kılan biz insanlarız, diye düşündü. Yusuf, memleketini, sevdiklerini aklından bir türlü çıkaramıyordu. İçinde sanki onları bir daha göremeyecekmiş gibi bir his vardı. Bu son güreşiydi. Meneceri Brady ile görüşmüş, artık dönecekti. Yusuf, güreş günü, 20 Haziran 1898’de kimseyle görüşmedi aklı fikri, memleketinde, sevdiklerinde, gazetecinin anlattıklarındaydı. Güreşi hiç düşünmüyordu. Nasıl olsa diğer güreşlerinden farklı olmayacaktı. Akşam 21.00 civarı, Chicago’nun Tattersall gösteri merkezine geldiğinde,10 bin kişilik salonun dolduğunu gördü. Güreş kıyafetini giyip, mindere çıktığında, büyük alkış tufanı koptu. Amerikalı seyirciler, “Yousouf, Yousouf” diye tezahurat yaparak Yusuf’u destekliyorlardı. Yusuf, sağ elini kalbinin üzerine götürerek selamladı. Biraz sonra, Boğucu Lewis de geldi. Sağa sola gülücükler dağıtıyordu. Hayrettir, Amerikalı seyirciler, Lewis’i hiç alkışlamadılar. Anlaşmalı güreşlerden bıkmışlardı. Bu güreşe bu kadar ilgi göstermelerinin sebebi de Yusuf’tu. Onun merdane güreşini seyretmek istiyorlardı. Yusuf’un şikeye kati surette bulaşmadığını, çok mertçe güreş yaptığını işitmişler ve bu sebepten de Yusuf’un Lewis ile yapacağı güreşi seyretmek için koşmuşlardı. Maçın hakemi Tim Hogan’dı. Yusuf’un meneceri Brady’e bu hakemin adı çıktığı, şikeli güreşlerin adamı olduğu söylenmesine rağmen, ne düşündü bilinmez itiraz etmedi. Ve güreş başladı. Güreş, Greko-romen değil, serbest sitildeydi. Güreşin başlamasıyla birlikte Lewis, saldırmağa başladı. Yusuf, şaşırdı. ABD’ye geldi geleli ilk defa bir güreşçi kendisine saldırıyordu. Yusuf, elenseyle hafifçe yokladı, Lewis de diğerlerinden farklı değildi, hafif bir elsenye sarsılmıştı. Öyleyse, pervasızca Yusuf’a saldırma cesaretini nereden buluyordu. > DEVAMI VAR
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT