BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > AB mecbur kaldı

AB mecbur kaldı

Son yıllarda, Balkanlar, Yunanistan, Kıbrıs, Çeçenistan ve Kafkasya’daki her türlü gelişmede, Türkiye’nin ağırlığı ortaya çıktı. Ankara olmadan hiçbir adım atamayacağını gören AB, bu ekonomik ve siyasi faktörler bağlamında, Türkiye’nin Avrupa için vazgeçilmez bir partner olduğu tezini kafasına yerleştirdi.



Türkiye’nin, Lüksemburg Zirvesi sonrası AB ile diyaloğu askıya alması, ilişkilerde bir kriz oluşturdu. AB, bu gelişmenin bir blöf olmadığını, kendisine önemli bir maliyet yükleyeceğini, faturasının ağır olacağının bilincine vardı. Balkanlar, Yunanistan, Kıbrıs, Çeçenistan ve Kafkasya’daki her türlü senaryoda, Türkiye’nin ağırlığı ortaya çıktı. Ankara olmadan hiçbir adım atamayacağını gören AB, bu ekonomik ve siyasi faktörler bağlamında, Türkiye’nin Avrupa için vazgeçilmez bir partner olduğu tezini kafasına yerleştirdi. ABD’nin etkisi Avrupa’nın bilinçlenme sürecinde çok ciddi bir rol oynayan Washington yönetimi, özellikle Türkiye’nin jeostratejik önemi konusunda Avrupa’nın gözünü açtı. Başkan Bill Clinton’ın kişisel çabası, Lüksemburg Zirvesi’nin ardından, Türkiye’nin AB’ye entegre olmasını, ABD’nin en öncelikli dış politika unsuru haline getirdi. Bakü-Ceyhan petrol boru hattının, bir anlamda Kafkasya’daki enerjinin Türkiye üzerinden batıya taşıyacağını, Avrupalı müttefiklerine iyi anlatan Washington, bire bir diplomasi ile AB liderlerini ikna etti. Endişeye gerek yok Gümrük Birliği ve adaylık öncesinde, Avrupa ile Türkiye’deki çevreler, birbirilerine adeta yardımcı oldular. Türkiye’dekiler millî egemenliğin ve bağımsızlığın 1960’lı yıllardan kalma modeline sarıldılar. AB de “eğer üye olursanız, egemenlik elinizden gidecek” diye Türkiye’deki bazı çevreleri kışkırttı. Oysa Fransa egemenlik hakkını ne kadar AB’ye transfer ediyorsa, aynı eşit şartlar altında, Türkiye de kararları etkileyebilecek bir partner olarak masaya oturup, uluslararası bir entegrasyona dahil olacak. Bu anlamda fazla endişe edilecek durum yok. Türk halkı, dört duvar arasında yaşamayı mı tercih etmeli? Yoksa AB entegrasyonu içinde yüzde 1 enflasyon, yüz 3 faiz haddiyle her türlü güvencenin tesis edildiği, sosyal sigorta sistemini de içine alan demokrasiyi mi tercih etmeli? ATİNA NEDEN YUMUŞADI? Türkiye ve Yunanistan’daki deprem felaketleri, Atina ile Ankara arasındaki ilişkilerin yumuşamasına yardımcı olurken, Yunan kamuoyundaki “Türk fobisi”ni de bertaraf etti. Türkiye’nin aday ilan edilmesiyle ilişkilerin normale dönmesinden en büyük çıkar sağlayan taraflardan birisi de Yunanistan ve Başbakan Kostas Simitis oldu. Çünkü Yunanistan, önümüzdeki yıl AB ortak para sistemi euroya girecek. Simitis, euroya girmek için, savunma harcamaları başta olmak üzere, bütçesini disiplin altına almak zorunda. Bu sebeple Helsinki’de Yunanistan Türkiye’ye Avrupa, Türkiye de Yunanistan’a euro kapısını açtı. Türkiye, böylelikle Yunanistan’ın refah düzeyi ve kalkınmasında büyük rol oynadı. HELSİNKİ’NİN ÖNEMİ Türkiye’nin Temmuz 1959’da başlayan Avrupa serüveninde, tam 40 yıl sonra tarihi dönemece girildi. Bir anlamda Ankara anlaşması revizyona tabi tutuldu. Böylece Türkiye AB’nin iç dinamiklerini yakaladı. Yakaladı, çünkü Ankara anlaşması çok gerilerde kalmıştı. Bu anlaşma imzalandığında Roma anlaşması vardı. Oysa bugün Amsterdam anlaşması yürürlükte. Üstelik AB’nin bütün üçüncü ülkeler ile ilişki modeli değişti. Helsinki kararı ile Türkiye AB’nin dış ilişkilerinde en önemli ve imtiyazlı ülke konumuna geldi. Helsinki sonuçları sadece Türkiye’nin değil AB’nin de kabuk değiştirmesine imkân sağlayacak. Finlandiya’da, iki sene önce Brüksel’de gerçekleştirilen Hıristiyan Demokrat Liderleri Zirvesi’nde belirlenen tavırdan geri adım atılarak, Avrupa’nın birçok ülkesinde hakim olan, “medeniyet ve din faktörü ile Türkiye’nin AB’ye üye olamayacağı” tezi geçerliliğini kaybetmiş oldu. Helsinki süreci ile AB, Türkiye’yi kendi ailesinden biri olarak görmeye başlıyor. Portekiz başta olmak üzere bazı AB üyesi ülkeler Türkiye’yi birçok platformda destekledi. Bunun en önemli sebebi ise Türkiye’nin tarihî ve kültürel kimliğine bağlı sebeplerden dolayı AB’ye bir katma değer getireceği düşüncesi oldu. Türkiye’nin kültürel ve tarihî kimliğinin birikiminden, Avrupa’nın ferdiyetçi, bencil, kapitalist yapısına, daha olumlu, daha insancıl, daha ahlakî değerler kazandıracağı gerçeği ağır bastı. Türkiye’nin kültürel olarak AB’ye katma değer getireceğini, Avrupa’daki bir çok ülke anladı. BÜYÜK ÇABA GEREKİYOR Helsinki kararı ile Türkiye çok ağır bir yükün altına giriyor. Avrupa ile yılların oluşturduğu sosyal, ekonomik ve siyasî her alandaki farkın giderilerek, Türkiye’nin standartlarının AB seviyesine yükselmesi gerekiyor. Türkiye’nin bunları yakalaması için büyük bir enerji sarfetmesi önemli. Bu açıdan, siyasîlerin toplumu ikna etmesi, ilk etapta yapılacak iş olarak ortaya çıkıyor. Türkiye’de halihazırda mevcut ekonomik ve siyasal yapıyı kısa sürede Avrupa’ya uyarlayacak yeteri derecede güçlü bir siyasi irade mevcut değil. Helsinki kararı ve bundan sonra AB’nin göstereceği ciddiyet belki Türk toplumunda ve siyasi liderlikte bu enerjiyi oluşturur. Adaylık bir ünvan ve madalya değildir. Adaylık bir yük, evlilik ve nişanlılık gibi her attığınız adımda sırtınıza bir külfet getirirken, bazı avantajlı tarafları da bulunuyor. Sadece bu avantajların, altına gireceğiniz yük ile bağlantılı olacağını unutmamak gerekiyor. Hazırlık aşamasının (screening) başlaması için 6 ay ile bir yıl gerekiyor. Screening, bir bakıma Türkiye’nin tomografisini çekecek, aradaki farklılıkları ortaya koyacak. YOL HARİTASI Sonra “katılma ortaklığı” denen bir belgeyi Ankara Brüksel’e verecek. Avrupa Birliği de bu belgede bulunan eksikliklerin hangilerinin kısa ve orta vadede nasıl giderileceğini ortaya koyacak. Açıkçası bu bir yol haritası olacak. Buna dayanılarak, aday ülke Türkiye milli programını hazırlayacak. Millî program belgesi, ayrıntılı olarak, hangi tarihte hangi yönetmeliği, hangi kurallarla çıkaracağı bir tahmin olacak. Ankara’nın çok dikkat etmesi gereken nokta, izleme sürecinde hareketsiz kalmaması. Açıkçası Ankara’nın, “ben tomografi makinesi içerisinde yatıyorum. Herşey kendiliğinden olacak” şeklinde olayları algılamaması ve bu bağlamda izleme sürecine aktif olarak katılması, kaldıramayacağı yükün altına girmemesi önemli. Ankara, azınlık hakları dahil, her alanda görüşünü çok iyi anlatarak izleme sürecine hem dahil olacak, hem de müdahil olarak katılacak. Türkiye, AB’nin meşru taleplerini izleme sürecinde mutlaka kendi görüşlerini yansıtarak belgeye geçirmezse, çatışma ve sürtüşme çıkacaktır. Üstelik bu izleme süreci bitmeyen süreç olur. AB’de, yeni bir mevzuat çıktığında,Türkiye de bu mevzuatı ne zaman uygulayacağını bildirecek ve millî programına eklemek zorunda kalacak. Ankara Anlaşması ve Gümrük Birliği sürecinde ortaya çıkan örgütlenme modeli (Ortaklık ve Gümrük Birliği İşbirliği Komitesi) adaylık sürecinde kabuk değiştirecek. BAY AVRUPA Türkiye, bu süreçte mutlaka bir “Bay Avrupa” atamalı. Diğer adayların yaptığı gibi, Brüksel’de müzakereleri sürdürecek bir kişiye ihtiyaç var. Toplumun tüm sektörlerini temsil edecek iyi bir ekip gerekiyor. Avrupa Birliği Komisyonu’ndaki Türkiye masasının büyütülüp malî yardımların tek fonda toplanması çok önemli. Yunanistan ve Avrupa Parlamentosu gibi engellere takılmayacak özel bir fon olması gerekiyor. AB, Türkiye’ye yılda bir milyar dolar vermeyi düşünüyor. Türkiye takvimi Gümrük Birliği’nin başlatılmış olması, Türkiye’yi diğer adaylardan farklı bir konuma getiriyor. Çünkü katılma ortaklığında bu konu müzakere edilmeyecek. Türkiye birçok alanda ekonomik ve ticari mevzuata uyduğundan diğer adayların hep önünde gitme şansı var. Bu, Ankara açısından bulunması zor bir şans olarak ortaya çıkıyor. 2000’in Nisan ayında, ortaklık konseyi toplanıyor. Eylül’de de komisyon ön hazırlık raporunu açıklayacak.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT