BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > “Onun kulakları zaten duymuyordu!”

“Onun kulakları zaten duymuyordu!”

“Bu hatırayı yazmak nereden aklıma geldi? TV’de izlerken “Üşüyorum” şiiriyle gönüllerimizi dağlayan Muhsin Yazıcıoğlu, İHA muhabiri İsmail Güneş ve arkadaşlarının dağdaki hallerini düşünürken yıllar önce yaşadıklarım gözümün önüne geldi.”



Tan köyü üzerinden geçerken orada bir çeşme vardı. Oradan kana kana su içtim. Kalkınca gözlerim daha bir görmez oldu. Onlara fark ettirmiyorum ama düşe kalka geliyorum. Bizim köyün ışıklarını hayal meyal görmüştüm. Ama bu arada bir uyku bastırdı ki tarifi mümkün değil.. Tan köyünün davar komunun önünden geçiyoruz. Dedim ki: -Usta beni şu koma koyun. Biraz uyuyayım. Ben sonra gelirim. -Olmaz, dediler. İkisi iki koluma girdiler. Çeke sürüye köye yaklaştık. Bu arada bütün köylü ellerinde fener yola düşmüş, dönüp yanımıza geldiler. Bizim hanımefendi de geldi yanıma. -Tut elimi, gidemiyorum. Ayaklarım ters dönüyor, dedim. Diyor ki, “Ayıp olur. Sabret yavaş yavaş gel! Tarifi imkânsız bir ısdırap içinde eve girdim. Kuzine soba yanıyor, üzerinde de kuru fasulye pişmiş hazır bekliyormuş. Hemen tabak kaşık beklemeden, iki kepçe içtim. Baktım Necmi, sedirde uyuyordu. “Elhamdülillah” dedim. Başladım yine aynı duygularla ağlamaya... Anam rahmetli zor susturdu. Kadir Dede duymuş geldi. “Sobanın yanına koymayın!” diye ikaz etti. Beni kenara aldılar. Gidip ahırdan ineklerin taze tezeğini getirip, macun gibi yaptılar. Bir yandan da ayağıma yapışmış çorap ve çarıkları bıçakla keserek çekip çıkardılar. Aman Allah’ım, onlarla beraber ayaklarımın derisi de soyulmuştu. Kıpkızıl et gözüküyordu. Ama ben yapılanların hiçbirini duymuyordum. O yaptıkları tezek macunu, derisi soyulmuş ayaklarıma sıvadı. Sonra izin verdi: -Şimdi sobaya doğru uzat, kurusun. Kururken biraz acır ama sabret, dedi ve gitti. Daha çekecek çilem vardı... O arada oda köylüyle dolmuştu. Herkes geçmiş olsuna geliyordu. Meğer biz ne büyük bir tehlike yaşamışız. Bu arada ayaklarım açmaya başladı. O tezekler kurudukça zannedersin ayaklarımı kesiyorlar. Kendimden geçmişim. Daha ne olduğunu bilmiyorum. Yüzüme kolonya falan sürüyorlarmış. Biraz sonra kendime geldim. Baktım anam, babam, hanım ağlaşıyorlar. Ciddi tavır takındım: -Ne var, susun ağlamayı bırakın! Odayı da boşaltın, dedim. Bu tezekleri de sökün. Dayanamıyorum, çok yakıyor... Doktor Mustafa Amcam geldi. Ayaklarımın halini görünce bağırıp çağırdı: -Bu halde bu tetanos olur. Bu tezekler neyin nesi böyle? Tezekleri yavaş yavaş kırıp çıkarmaya başladı. Tezeklerle birlikte yapışmış etler de koptukça adeta kemiklerim gözüküyordu. Ama nasıl feryat ediyorum. İstemem, bırakın!.. Ama onun kulakları zaten duymuyordu. Hiç tınmıyordu. Ayaklarımı tezekten temizledikten sonra rivanol getirip tülbende batırıp ayaklarıma sardı. Biraz rahatladım. -Bu ayakları keserler, yarın doğru Erzincan’a git, dediler. Sabahı nasıl yaptığımı bilemezsiniz. Hayatımın en uzun gecesiydi. Sabah oldu. Tan köyünün ünlü doktoru Mehmet Tan, Erzincan Devlet Hastanesi’nde görevliydi. Onun sayesinde hastaneye yöneldik. Meğer bizim Mustafa Amca aslında sıhhiye imiş. Ne ise Doktor Mehmet Tan geldi, baktı ve dedi ki: -Aferin be. Sizin sağır iyi müdahale etmiş. Bu uygulamaya devam edin. Bu sarı sular kuruyana kadar merhem sürme. Ayakaltı derileri çıkacak, ondan sonra merhem süreceksin. Bu bir nevi yanık sayılır. Dua et ki kemiğe işlememiş. Yoksa ayakların giderdi. O tezek bir nevi üşümeyi önlemiş. Sağlam kanayan yara olsa sakıncalıdır. Fakat bu ayak etleri donmuş çürümüş... İki üç ay sonra ayağa kalkarsın, dedi. Bahara kadar yatakta kaldım. Sonra düzeldim ama eski ayaklarım artık yok. Ayaklarımın tabanı kösele gibi hâlâ kış yaz ısınmaz... Necati Çiçekçi-İstanbul >> Yazışma adresi: Türkiye Gazetesi İhlas Medya Plaza 29 Ekim Caddesi, 34197 Yenibosna/İstanbul Faks: (0212) 454 31 00
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT