BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > İçimizdeki ışık 115 YAŞINDA

İçimizdeki ışık 115 YAŞINDA

Diyelim bir yaşlı terk edildi, sen ben ‘oğulları, kızları bile bakmamış’ der, kenara çekilebiliriz ama bir padişah ardına dönüp gidemez asla!



Dar-ül aceze Yar-ül aceze Hazırlayan: İrfan Özfatura irfan.ozfatura@tg.com.tr Kalın duvarlar, geniş koridorlar, yüksek tavanlar, aydınlık, ferah odalar... Düşkünler evi değil, sanki bir saray... Tarih 1897, yer Okmeydanı. Ne otoban var, ne plazalar... MUKADDİME Bayram, seyran, anneler günü... Her muhabir birkaç defa Darülaceze haberi yapmıştır mutlaka... Şüphesiz ben de yapmışımdır, ama yıllar sonra bir bahane ile gidiyor, heyecanlanıyorum sil baştan!.. Nereye baksan tarih, kimi dinlesen hatıra... Yazıyorsun, dizi oluyor... Sadece İstanbul'da sanıyordum. Meğer araba camı silip askıntı olan çocuklar dünyanın her yerinde mesai yapıyorlarmış. Bimekanlar, dilenciler, muhtaçlar, yaşlılar, yatalaklar, sakatlar... 21. yüzyıla geldik, imkânlar bu kadar arttı ama problem çözülmedi hâlâ... Osmanlı'nın güçlü olduğu yıllarda vakıflarımız; değil insanları, dağ başındaki yırtıcıları bile doyururlar. Bir besleme, barındığı evdeki kıymetli eşyayı mı kırdı? Konak sahibine "ne büyütüyorsun, git vakıftan bedelini al" diyebilir rahatlıkla! Kaldı ki zekat ve öşr gibi güzelliklerimiz vardır bizim... Sonra, bağış, ihsan, sadaka... İslamiyet'in hakkıyla yaşandığı devirlerde ortada fakir fukara kalmaz. Kimse aç değil, açıkta değildir, haliyle dilenmek hoş karşılanmaz. Buna rağmen askıntı olan çıkmaz mı? Çıkar. Eski esvaplara bürünen uyanıklar, milletin merhametini nakte çevirmeye kalkarlar. Zaptiyeler bunları toplar, amele olarak kullanırlar. Yabancı iseler, memleketlerine yollanırlar. Çok çok istisnai durumlarda dilenci başbuğu (bu işe bakan zabit) izin verir. Cebinde "cer vesikası" olan "ancak ihtiyacı kadar" el açabilir, ona, buna sırnaşmaz. AMMA ve LAKİN Gel gelelim güçten takattan düştüğümüz, gailelerle boğuştuğumuz yıllarda ipin ucu kaçar. İstanbul'da bi mekanlar, haneberduşlar görünmeye başlar. Hamam külhanlarında buluşan çeteler, lehçe-i külhani denilen garip bir lisanla konuşurlar. Para getiren mevkiler parsellenir, cami kapıları, köprübaşları, mezarlıklar, el altından ihaleye çıkar. Şebekeye dahil olmayan hasılatı kabarık köşelere yanaşamaz. Şerefiyesini ödeyen yayılır, bayılır, tahsilata başlar. Abdülmecid Han bu garabete "dur" der, alayını toplatır, amele çırağı olarak askerî fabrikalara yollar. Sonra yine boşluk... Ve yine çoğalırlar. Bekar odalarını, sabahçı kahvelerini, harabe kovuklarını mekan tutarlar. Onlarla mücadele kolay değildir. Hatta Tanzimatçılar arasından "Bunları esnaf zümresine dahil edelim" diyenler çıkar. CENNETMEKAN Abdülhamid Han bu meseleye de kafa yorar. Toplamak, sürmek, azarlamak çare değildir, günü birlik tedbirler ona yakışmaz. Kaldı ki işsiz güçsüzler kadar, dulları, sakatları da kollamalı, icabında sanat öğretmeli, hayata tutunmalarını sağlamalıdırlar. Mektepler, imalathaneler açmalı, bir şekilde cemiyete kazandırmalıdırlar. Diyelim bir yaşlı terk edildi, sen ben "oğulları, kızları bile bakmamış" der, çekilebiliriz, ama bir padişah "bana ne" diyemez asla! Sultanlık ateşten gömlektir, kurdun, kuzunun hesabı sorulur adamdan. Ulu Hakan çok düşünür. Hani şöyle büyücek bir külliye yaptırsa... Garipler yedirilse, içirilse, bakılsa... Düşündüğü tesis, tahminen 40 bin altına mal olacaktır. Çıkarıp verecek halde değildir ama iane toplanacak olursa!.. PİYANGO MU ZİNHAR! Abdülhamid Han derhal bir kampanya düzenler, evvel emirde kendi 10 bin altın bağışlar, yetmez, bazı şahsi eşyalarını da yollar. Çiniler, nargileler, Afgan ve Acem halıları, sedefli çekmeceler, kıymetli mobilyalar... Bunlar da takriben 7 bin altın filan yapar. Komisyon, eşyaları piyango ile dağıtmayı teklif etse de Ulu Hakan, şans oyunlarına sıcak bakmaz. Helâl parasına haram katmaz. Nitekim talipler, mala kıymetinden fazlasını verir, hayra katılırlar. Bu işten yaklaşık 11 bin altın düşer havuza... Bu arada sorulmuş, soruşturulmuş Yenibahçe çayırında münhal bir arazi bulunmuştur. Cennetmekan, Kağıthane sırtlarının daha münasip olacağı kanaatindedir. Hem etrafında mahalle yoktur, hem de havadardır. Yerin bir kısmı Kağıthane köyünce bağışlanır, bir kısmını da kesesinden satın alır. Ve komisyon teklifleri toplar, ihale 5.850.000 kuruşa Müteahhit Vassilaki Yanko'da kalır. Su işini devlet üstlenecektir. Terkos İdaresi derhal kolları sıvar, Şişli'den demir borularla su getirir, şantiyeye akıtırlar. 20 Rebiülevvel 1310 günü ilk kazma vurulur. İnşaat 3.5 yıl sürer ve “115 yıl evvel tam bugün" bil fiil hizmete başlar. KÜÇÜK BİR KASABA Taş duvarlar kalın ve oturaklıdır, merdivenler geniş, koridorlar ferah, tavanlar yüksek, odalar aydınlıktır. Reviri, eczanesi, laboratuarı, hamamı, çamaşırhanesi, atölyeleri, camisi, sinagogu ve kilisesi ile 20 bina vardır ve adeta küçük bir kasabayı andırırlar. Sakatlar, hastalar, bakacak yakını olmayan yatalaklar Darülaceze’ye çağırılır. Gelen gelir, gelemeyeni de getirir, yatırırlar. (Cüzamlılar miskinler tekkesine, zihinsel engelliler tımarhaneye yollanır.) Müslim gayrimüslim ayrılmaz, kimseye mezhebi, meşrebi, menşei sorulmaz. Öncelikle cami avlularına bırakılan çocuklar toplanır. Emzikli bebeler ırzahanede süt ninelerin, dayelerin şefkatli kollarına bırakılırlar. Beşikler, oyuncaklar... Yetimhanedeki 37 erkek 28 kız çocuğu sıbyan mektebine yazdırılır. İçlerinden 7'si hafızlığa başlar. Tedrisi bitirenler şehadetnamelerini alacak, yükseğini okumak için ayrılacaktırlar. Kızları halı işi pek sarar. Kah yün, kah ipek eğirir, yağmur gibi ilmek yağdırırlar. Hem sanat öğrenir hem para kazanırlar. Kimisi nakışta erbaplaşır, kimi dokumada ustalaşır. Çoraphanede 8 makine vardır, bahane ile meslek sahibi olurlar. SANAYİ ÇARŞISI GİBİ Marangozhane sadece doğrama ile kalmaz, masa iskemle de yapar. Göz okşayan dolaplar, modelli etajerler, zarif sehpalar... Sedef de kakarlar icabında. Fotoğrafçılık yeni yeni gelişen bir meslektir. Bu işin kaymağını genelde Rumlar Ermeniler yemektedir o yıllarda... Fotoğrafhane sayesinde bizim çocuklarımız da sanatın inceliklerini kapar, mercekler ve eczalar üzerinde derinleşmeye başlarlar. Çamaşırhane ve ütü evi ücreti mukabilinde harice de çalışır, otellerden lokantalardan iş alırlar. Kundurahane öyle tek modele saplanmaz. Rengarenk botlar, papuçlar yapar. Mestler, terlikler, yemeniler, iskarpinler, çizmeler, panduflar... Demir atölyesi hem dışarıdan iş alır, hem de müessesenin makinelerine bakar. Muhasip, vekilharç, katip, berber, külhancı, kalaycı, muallimler, muallimeler, hademeler, hemşireler, aşçılar, aşçı yamakları, seyisler, arabacılar, eczacı, laborant, hekimler ve cerrah... Vaiz, imam, müezzin... Rum, Ermeni, Katolik papazı, Musevi hahamı ve muavinleri vazife yapar. Bir hareket, bir koşturmaca... Burada 116'sı gayrimüslim olmak üzere 860 kişiyi ağırlarlar. GÜNEŞİ BALÇIKLA... Abdülhamid Han Cennetmekan müessesenin ayakta kalabilmesi için bir 7 bin altın daha bağışlar ve tiyatro duhuliye ücretlerinden yapılacak % 1'lik kesintinin Darülacezeye akmasını sağlar. Yemek önceleri imaretlerden getirilir, şehremaneti el koyduğu eksik daralı somunları da buraya yollar. O günlerde ziyarette bulunan Ahmet Rasim, Dar-ül acezeye hayran kalır. Yetimler sertabibe "baba" demekte, müesseseyi ebeveyn yerine koymaktadırlar. Kötürümlere araba verilmiştir. Maruf adlı bir hasta takma bacakla yürümeye alışmaktadır mesela. Esad Paşanın emrinde çalışan göz kliniği sık sık tarama yapar. Üsküdarlı bir şair olan Âşık Râzi sokaklardan toplanan biçare yavruları, mektep sıralarında tezgah başlarında görünce çok hislenir. O günden sonra her daim hizmete koşar. Mesela tıfıllar bir mızıka takımı kurmak isteyince, önlerine düşer. Tüccar Ernest Komandinger'le el sıkışıp malzemeleri temine çabalar. Kendi de oturup bir "Darülaceze Marşı" yazar. Açtığı kucaktır Ulu Hakanın bize Sürünmekten kurtardı Dar-ül aceze Tam da o günlerde ortalık karışır. Abdülhamid Han halledilir. İttihatçılar Darülacezenin başına Dr. Temo gibi azılı bir komitacıyı oturturlar. Dr. Temo, zikr olunan güfteyi âşık Râzi'nin elinden alıp yırtar ve şairi dışarı atar. İlerleyen günlerde Temo işi gücü bırakır, müesseseyi karalamaya başlar. Neymiş efendim burası bir miskinhane haline gelmişmiş de filan. Taafünat-ı keriha (kötü koku) yaymakta imiş... Lafa bak!. KAYBOLAN YILLAR Dr. Temo, terzi, çorap imalathanesi, kunduracı ve marangozhane haricindeki atölyeleri kapatır, tezgahları satar. Hekimleri sürer, değiştirir, terör estirmeye başlar. İlerleyen yıllarda Romen vatandaşı olacak, hatta Balkan Tıp Kongresine Romanya adına katılacaktır. Hasılı Darülaceze iyi niyetli yöneticilerin elinde yıldız gibi parlar, menfaatçilerin, makam, mansıp kovalayanların elinde zaman kaybeder hiç yoktan. Darülaceze bir süre Müessesat-ı Hayriye-i Sıhhiye İdaresi'ne devredilse de genelde İstanbul Şehramenetinin uhdesinde kalır. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında da (15 Ekim 1924 tarihli İcra Vekilleri Heyeti kararı ile) yine belediyeye bağlanır. Genç yaşta İBB Başkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan, Darülacezeden de mesul olur. Ancak asırlık müessese, Danıştay kararı ile belediyenin elinden alınır... YARIN: NE IRK SORDULAR, NE DE DİN!
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT