BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Osmanlı topraklarının tek resmî dili Türkçeydi

Osmanlı topraklarının tek resmî dili Türkçeydi

Doğuşundan batışına kadar Osmanlı’nın tek resmî dili Türkçe’dir. Fakat imparatorluktaki mevcut düzinelerce dilin konuşulmasına, yazılmasına, öğretilmesine karışılmamıştır.



Osmanlı Devleti Anadolu, Balkanlar, Kuzey Karadeniz, Kafkasya, bütün Arap ülkeleri ve Orta Doğu üzerinde kurulmuş, çok sağlam temelleri olan, çok geniş ve çok sürekli bir Türk imparatorluğudur. Doğuşundan batışına kadar tek resmî dili Türkçe’dir. Başka hiçbir dile resmîlik tanınmamış, fakat imparatorlukta konuşulan düzinelerce dilin konuşulmasına, yazılmasına, öğretilmesine karışılmamıştır. 1876 ve 1908 Osmanlı anayasalarında keza tek resmî dil, meclislerde tek müzakere dili Türkçe’dir. Zira devlet fikri padişahta sembolleştirilmiştir. Kökende bir Türkmen beyi olan, 1396’da Roma İmparatoru, 1516’da halife unvanlarını da alan Osmanoğulları, Mete’den kut almış kutlu bir hanedan olarak, Selçukoğulları’nın meşru halefi sıfatıyle hâkanlık tahtına oturmuşlardır. Ertuğrul Gazi’den Altıncı Mehmed ve İkinci Abdülmecîd’e kadar birkaç istisna dışında hepsi Arapça ve Farsça öğrenmişlerdir. Bu dillerde kitaplar yazmış, dîvânlar düzenlemişlerdir. Yalnız hiçbirinin bu dilleri konuşabildiğini sanmıyorum. BAŞKA DİLLE HİTAB EDİLEMEZDİ Türkçe’den başka bir dille hitâb ettiklerine ait hiçbir kayıt yoktur. Zira yalnız Türkçe konuşabilmektedirler. 19-20. asırlarda Fransızca öğrenip konuşanlar hariçtir. Fâtih gibi hükümdarların bildiği Batı dilleri, büyük ihtimalle, o dillerde yazılmış klasikleri okuyup anlayabilmekten ibarettir. Her şey padişahta başlayıp bittiği bir düzende -bu iş sembolik dahi olsa- padişaha konuşabildiği dilde yani Türkçe hitâb edemeyenin şansı yoktur. Daha 1070 yılında Karahanlı prensi Kâşgarlı Mahmud, Abbâsî halifesinin yüzüne karşı, Selçuklu hâkanına Türkçe hitâb edebilmekten başka şansı bulunmadığını, hızla Türkçe öğrenmesini bildirmek cesaretinde bulunmuştur. Karamanoğlu Mehmed beyin ve Fatih’in fermanlarında aynı şey tekrarlanmıştır. İngiltere ve Birleşik Amerika, cihan devletleri olarak Osmanlı’nın vârisleridir. Onlar da İngilizce bilmeyene hiç şans tanımayan bir düzenle işleyen devletlerdir. Osmanlı’nın Nizâm-ı âlem (dünya düzeni) ve 1793’te düzelterek Nizâm-ı Cedîd (yeni düzen), bugünki Batılı tarihçilerinin Pax Ottomana (Osmanlı barışı) dedikleri, Osmanlı Türkiyemiz’in temel sistemi ne idi? Sistem, medenî hukukta Hanefî fıkhına, itikatta (dini yorumlamada) Mâtürîdî mezhebine, ceza, ticaret, vergi, yönetim gibi alanlarda hâkan adına yayınlanan yasalara dayanmaktadır. 19-20. asırlarda Batı hukuku da kaynaklar arasına alındı. 921 yılında Türk Hâkanlığı’nın (Karahanlılar) tek resmî din kabûl ettiği İslâm’da, Abbâsî halîfesi gibi Hanefî mezhebini ve bu sıralarda Türkistan’da yaşayan İmâm Mâtürîdî’nin liberal itikat mezhebini benimsemesi, gerek İmâm-ı Âzam’ın, gerek İmâm Mâtürîdî’nin Arap asıllı olmamaları, Osmanlı inanç sisteminin esaslarıdır. Buna Türk tasavvufunu da eklemek şarttır. Türk tasavvuf ekolünün kurucusu ve Horasan Erenleri’nin mürşîdî, Pîr-i Türkistân Hoca Ahmed Yesevî’dir. Yûnus Emre, Yesevî’nin mürîdinin mürîdidir. Osmanlı’da bu sistemin muarızları da çıkmıştır. Bu liberal Türk Müslümanlığı’na karşı Şâfiî (hattâ Hanbelî) ve Eş’arî muhafazakâr sisteminden etkilenmekle beraber, daha da ileri gitmiş, tarîkatleri reddetmiş, bid’at-i kabîha dedikleri her şeyi atarak devleti ele geçirmeye çalışmışlardır. Bu harekete Kadı-zâdeliler deniyor. 1656’da sadrâzam olan Köprülü Mehmed Paşa’nın yaman kılıcına çarparak hem Devlet’çe, hem de asrın en büyük düşünürü olan Kâtib Çelebî’nin kalemiyle fikir bazında reddedilmiştir. 18. asrın ikinci yarısında medreselerimizin ilim bakımından ne hâle geldikleri,en yetkili kalem olan Cevdet Paşa tarafından, 12 ciltlik tarihinin 1. giriş cildinde, örnekler verilerek bize anlatılmıştır. Bir tarihlerden itibaren Osmanlı ulemâsı, ilmi olduğu kadar fikri geliştirmekten de âciz kalmıştır. Öyle ki Lübnan kökenli Mısır dinî akımı Selefiyye, 20. asrın hemen başında, hilâfet ve meşîhat makamlarına sahip İstanbul’u şiddetle etkilemiştir. Bütün dünyada olduğu gibi 19. asır Osmanlısı’nda da dine dayanan milliyetçilik yanında, millete dayanan milliyetçilik de kendini gösterdi. Bugünkü anlamda milliyetçilik 1789 Büyük Fransız İhtilâli’nin ürünlerinden biridir. Osmanlı’yı, Avrupalılar‘dan daha geç etkiledi. Osmanlı’nın azınlıklarında milliyetçilik başlamasa idi, Türk milliyetçiliği daha da gecikecekti. Bu milliyetçilik sonunda Ziya Gökalp ile bu ekoldeki en ünlü ismini yetiştirdi. 3 AYRI MİLLİYETÇİLİK TEKLİFİ Ancak Gökalp, Osmanlı kültürünün hiçbir dalında uzman değildi. Üç ayrı dönemde, iktidarlara göre üç ayrı milliyetçilik teklifi oluşturdu. Gökalp milliyetçiliğine -kendi tabiridir- Türkçülük deniyor. Osmanlı’yı inkâr ettiği, saf (yani köylü) kültürünü savunduğu için büyük yanlışlıkların kaynağı oldu. Ancak İstanbul Türkçesi ve Türk ülkeleri arasında dayanışma gibi ana fikirleri her zaman için geçerlidir. Osmanlının tab’ası olan kavimlerin dillerine, dinlerine, mezheplerine asla karışmamak diğer bir ilkesidir. Irak’ta yüksek dereceli Şîî fıkh öğretimi yapan medreselere karışmamıştır. İstanbul’daki padişahın yerine İran’daki -Türkiye’den firâr eden ve Türkçe’nin büyük şairlerinden olan- Şâh İsmail ve oğlu Şâh Tahmasp’a itaat edilmesini isteyen âsî Türkmenler’i te’dîb eden Osmanlı, bu iddiada bulunmayanların inanışlarına hiç müdahale etmemiştir. Osmanlı’nın diğer bir özelliği, meşîhat denen müesseseyi kurup başına şeyhülislâm denen devletin sadrâzamdan sonraki en yüksek görevlisini atamak suretiyle dini, devletin kontrolü altına almasıdır. Böyle bir kuruluş hiçbir eski ve yeni Müslüman devletinde yoktur. Osmanlı düzeninde büyük ağırlık verilen tarîkatlar da devlet kontrolündedir. Böylece taviz vermez bir merkeziyetçilik kurulmuşsa da, Osmanlı, hiçbir toprağına, İngiltere, Fransa, Rusya, Hollanda, İspanya, Portekiz gibi sömürge imparatorluğu rejimi uygulamayı aklından bile geçirmemiştir. Bu hususta çağdaşı Almanya ve Avusturya-Macaristan imparatorluklarına benzediği söylenebilir. Osmanlı’yı bilmek ve anlamak Türkiye’nin geleceği için birinci derecede önemlidir. Sadece ilim meselesi değildir. Meşrûiyet bakımından olduğu gibi, Osmanlı’nın -bazı reformlarda çok gecikmekle beraber- her asırda müesseselerine yenilikler getirerek ilerlemesi ve devraldığı Selçuklu mirasını bihakkın liyakatle kullanması, bugün Türkiye’ye örnek olmalıdır. Biz imparatorluğumuzu İngiltere, Fransa, Almanya gibi manevî mirasımızı koruyarak tasfiye etmedik. Gerçek bir milletin ve kültürünün 500 ilâ 1000 yılda oluştuğunu, bu müddetlerin bile kısa olduğunu düşünmedik. Nihayet, Osmanlı’nın İstiklâl Harbi’ni yapıp Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarak son büyük eserini verdiğini hiç unutmamalıyız.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT