BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > “Edeb” ve “hayâ”nın dînimizdeki yeri -2-

“Edeb” ve “hayâ”nın dînimizdeki yeri -2-

“Hayâsız olan, emânete hıyânet eder, hâin olur, merhamet duygusu kalmaz, dînden uzaklaşır, la’nete uğrar, şeytân gibi olur.” Hadîs-i şerîf



Dünkü makâlemizde bir nebze, “edeb” ve “hayâ”dan bahsetmeye çalıştık. Tabîî ki bir “bahr-ı ummân: derin okyanus” gibi olan bu konuyu bir makâle çerçevesinde anlatmak mümkün değildir. Onun için bugünkü makâlemizde de birkaç kelime ile de olsa, yine bu konudan bahsetmek istiyoruz... İslâm ahlâkına göre huylar, güzel ve çirkin olmak üzere iki kısma ayrılır. Güzel huylara “ahlâk-ı hasene” veya “ahlâk-ı hamîde”, kötü huylara da “ahlâk-ı kabîha” veya “ahlâk-ı zemîme” denir. Edep, hayâ, cömertlik, tevâzu (alçak gönüllü olmak), ikrâm gibi huylar güzel; kibir, haset (kıskançlık), kin, düşmânlık, cimrilik, sefîhlik gibi huylar da çirkindir. Abdullah bin Mübârek (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki: “Edeb nedir? Âlimler çeşidli şekillerde ta’rif etmişlerdir. Bence edeb, kişinin nefsini tanımasıdır.” İbrâhim Düsûkî (rahimehullah) hazretleri: “Cenâb-ı Hak şu kimseleri sever: İffetli ve kalbi temiz olanı, elini fenâlıktan menedeni, dilini gıybetten ve lüzûmsuz sözden koruyanı, edep yerine sâhib olanı, iyilik, ikrâm ve ihsâna koşanı, dâimâ Allahü teâlâyı hâtırlayanı...” buyurdu. BÜYÜK VELÎLERİN MECLİSİ... Yavuz Sultân Selîm Hân’a, Ridâniye Seferi sırasında, Şam’a uğradığı zaman, Muhammed Bedahşî‘den söz edilince, onun ismini daha önceden de duyduğunu ve hususî ziyâretine gideceğini bildirdi. Yavuz Sultân Selîm Hân, Muhammed Bedahşî hazretlerinin evine giderek ziyâret etti. Selîm Hân’ın ilk ziyârete gidişinde, aralarında hiçbir konuşma geçmedi. Sultân onun büyük bir evliyâ olduğunu anlayıp huzûrunda edeple oturdu. İkinci defâ ziyâretinde, önce Muhammed Bedahşî konuşmaya başladı. Yavuz Sultân Selîm Hân, Muhammed Bedahşî hazretlerini büyük bir dikkatle dinledi ve tek kelime olsun karşılık vermedi. Sükût ve edep ile huzûrundan ayrıldı. Yanında bulunanlardan biri, Yavuz Sultân Selîm Hân’a; “Sultânım hiç konuşmadınız, hep dinlediniz?” diye sorunca, dedi ki: “Büyük velîlerin meclis ve mahfelinde, onlar konuşurlarken, başkasının konuşması edep dışı sayılır. Bulunduğumuz makâm, edep makâmı idi, bize sâdece dinlemek düşerdi. Nitekim biz de öyle yaptık.” Hiçbir bî-edeb ya’nî edebsiz, Allahü teâlâya kavuşamamıştır. Şâir Yûsuf Nâbî’nin, hac yolculuğunda, ayağını, sevgili Peygamberimizin kabr-i şerîfine doğru uzatan devlet adamına söylediği şu kasîde ne kadar güzeldir? Sakın terk-i edebden, kûy-i mahbûb-i Hudâ’dır bu, Nazargâh-ı ilâhîdir, makâm-ı Mustafâ’dır bu! Peygamber Efendimiz, hadîs-i şerîflerinde buyurdular ki: “Hayâ, baştan başa hayırdır.” “Hayâ, îmânın nizâmıdır. Bir şeyin nizâmı bozulunca, parçaları da bozulur.” “Her dînin bir ahlâkı vardır. İslâmiyetin ahlâkı da hayâdır.” “Allahtan hayâ edin! Allahtan hayâ eden, kötü düşünceden uzak durur, midesine girenleri kontrol eder, ölümü hatırlar.” “Hayâ îmândandır. Hayâsızın îmânı yok demektir.” “Hayâsız hep kötülük eder.” “Hayâsız olan, emânete hıyânet eder, hâin olur, merhamet duygusu kalmaz, dînden uzaklaşır, la’nete uğrar, şeytân gibi olur.” “İnsan, sâlih iki komşusundan utandığı gibi, gece-gündüz kendisiyle beraber olan yanındaki iki melekten de utanmalıdır.” “Hayâ ile îmân, ikiz kardeştir. Biri giderse, diğeri de gider.” KİNAYE SÖYLEMELİ Büyük âlim Abdülganî Nablusî, “el-Hadîkatü’n-Nediyye” isimli eserinde buyuruyor ki: “Kadın-erkek münâsebetlerinde ve abdest bozmakta kullanılan kelimeleri aynen söylemek mürüvvete [insanlığa] uygun değildir, hayâyı yok eder. Böyle kelimeleri anlatmak lâzım olunca, açık olarak söylenmez, kinâye olarak söylenir.” [Kinâye, bir şeyi, açık manası başka olan kelime ile anlatmak demektir.] Diğer bazı hadîs-i şerîflerde de buyuruldu ki: “Mü’min, ayıplamaz, la’net etmez, çirkin söz söylemez ve hayâsız değildir.” “Hayâ, iffet, dile hâkimiyet ve akıl, îmândandır.” “Hayâ bir insan olsaydı, sâlih bir kimse olurdu.”
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT