BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Oyunculuk bana verilen bir hediye

Oyunculuk bana verilen bir hediye

Mizah yönünün aileden geldiğini söyleyen Hasan Kaçan: 30 yıllık karikatür hayatım var. Oyunculuk zor iş. Ben oyunculuğu değil, yazar tarafını tercih ederdim. Ama oyunculuk bana ileri yaşta yani 40’ından sonra verilen bir hediye oldu



> BETÜL ALTINBAŞAK’IN RÖPORTAJI SUNUŞ Bu hafta bir dizinin setindeyiz. İstanbul’un hâlâ eski güzelliğinden izler bırakmaya gayret gösteren, sayılı köşklerini muhafaza etmeye çalışan semtlerinden birinde, Erenköy’deyiz... Setin oyuncuları da, dizinin hikâyesi de dünle bugünü harmanlamış, tatlı bir telaş içinde koşturuyor. Nasıl bir emek, nasıl bir tempo... Belli ki çevre esnafı da memnun halinden, sokaklarına canlılık gelmiş... Eskiyi sevmemden midir bilmem, bu semtin hikâyelerini, mahalle dizilerini, aile sıcaklığını çok seviyorum. Hep bu tip projelerde tanıdığımız, çizerliği eski, oyunculuğu çok yeni olduğu halde yıllardır hep onunlaymışız gibi hissettiğimiz Gır Gır’ın usta karikatüristi, Ekmek Teknesi’nin Heredot Cevdet’i, Halil İbrahim Sofrası’nın Berber Ali’si Hasan Kaçan, Fox TV’de bugün başlayacak olan “Babam İçin” dizisiyle Orhan Baba rolünde mahallemizin sakinleri arasına katıldı. Biz de bunu duyar duymaz soluğu dizi setinde aldık ve keyifli bir sohbete daldık. Hasan Kaçan aynı dizilerdeki gibiydi; yani neyse oydu... Sıcak, kibar, içimizden biri... Yine sıcacık bir mahalle dizisiyle karşımızdasınız sanırım? Mahalle dokusu var ama bu sefer daha çok bir aile dizisi. Herkesin ailesinde görebileceği karakterlerle yüklü. Erenköy’de babadan kalma eski köşkte geçen, elbette ki komşuların da olduğu geleneksel, ama dediğiniz gibi de sıcacık, candan bir dizi. Nasıl bir hikâyenin etrafında dönüyor dizi? Dört çocuğu olan gümrük memuru bir babanın ailesini geçindirmeye çalışırken ağır bir haber almasıyla hayatının değişmesini ve hep düzgün yaşamış, evlatlarına, çevresine örnek olmuş bir insanın bu kötü haberle şimdiye kadarki hayatına hiç de uygun olmayan bir iş yapmasını ve bunun da bedelini ömrü boyunca ödemek zorunda kalmasını anlatıyor. Hüzün de var tabii ama; bizim ailemizde her şey pozitif, herkes mücadeleci. İşin içinde siz olunca Ekmek Teknesi gibi mi diye sormak geliyor içimden? Ekmek Teknesi’ndeki Nusret Baba hatasızlığı örnek alan, daha fantastik bir karakterdi. Daha kusursuzdu. Yeni dizimizin karakteri Orhan Baba hepimiz gibi. Hatasıyla sevabıyla daha günü yakalayan bir karakter. “Hayatta ben şunu yapmam, hayatta böyle davranmam” diyen bir insanın bir gün kaderin bir cilvesi olarak hiç olmayacak bir şeyi yapabildiğini görüyoruz bu dizide. Böyle bir durum tabiî ki diğer insanlar için de bir yıkım olabiliyor, ama bazen hayatta böyle durumlarla da mücadele etmek gerektiği gibi bedel ödemek de gerekebiliyor. İnsanoğlunun hayata karşı dik duruşunu da zayıflıklarını da görüyoruz. Benim dizilerimde daha çok mizah olurdu bu kez biraz daha dram ve hayatın cilvesini izleteceğiz. İNSANLARIN ARADIĞI DEĞERLER Çok fazla dizi var; ama en çok mahalle, kalabalık aile dizileri tutuyor... Çünkü insanlar hakkıyla yapılan dizileri seviyorlar. Geçmişe bir özlem var. Aslında bizim genetiğimizde var kalabalık, hep birlikte yaşamak. Her ne kadar modern hayatla birlikte aileler çok çabuk kopuyorsa, evlatlar çok uzaklara gidiyorsa da insanlar aslında birbirlerine yakın olmak istiyorlar. Ayrılığı biraz da hayat zorluyor. Aslında her insan arkasında bir destek istiyor. Komşusunu, arkadaşını, akrabasını... Bu diziler bu sıcaklığı, aradığımız değerleri hatırlatıyor belki de insanlara... Meraklısı sizi çizdiğiniz karikatürlerle çok iyi tanıyordu ama Ekmek Tekne’sinin Heredot Cevdet’i ile de hepimiz sizi sanki yıllardır aramızdaymışsınız gibi hissettik, oysaki bildiğim kadarıyla ilk oyunculuğunuzdu. Sağ olun. Bir çok insan, “siz daha çok tiyatro yapıyordunuz değil mi diye sorar, yok kardeş gariban bir karikatürcüyüm” derdim. Ekmek Teknesi benim seyirci karşısına ilk çıkışımdır. Bazen hayat planladığınız gibi değil de bambaşka bir taraftan da gidebiliyor. Eskilerin bir lafı vardır; “Bir şeyi murad etme, olursa inat etme. Haktandır o, reddetme” derler. Dolayısıyla bizim oyunculuk böyle oldu. Yazılmış olan bir şey var, biz onun da, ona bağlı bu dizinin de oyuncusuyuz. Çok planlı değil, nasip kısmet meselesi. Ama şunu da söyleyeyim, ben mizahla, çizgiyle uğraşırken de, arkadaşlarımızla beraber olduğumuz zamanlarda espriler yapar, bir takım karakterlerin oyuncuların tiplemelerinin taklitlerini yapardık. Herhalde aramızdaki esprilerin de bu işe ısınmada bir jimnastiği olmuştur. BAŞROL İÇİN TEKLİF ALDIM AMA... Peki nasıl oldu da başladı oyunculuk? Aklınız hiç mi yoktu? Size bir şey söyleyeyim mi? Aslında 80’li yılların başında ben rahmetli Atıf Yılmaz’dan bir teklif almıştım. Başroldü ve çok meşhur bir bayan oyuncumuzla beraber de rol alacaktım ama “eşim asla olmaz” dedi ve sinema hayatım başlamadan bitti. Anlayacağınız karikatürcülüğe devam. Çok yıllar sonra Ekmek Teknesi’nin senaryosunu Bahadır Özcaner ve Ali Şaşmaz ile beraber yazarken, ben onlara bir karakteri anlatıyordum. Şöyle olsa, böyle davransa diye... Heredot Cevdet’i anlatıyorum ama ismi yok, taklidini de yapıyorum. Sonra karakterin adını koyduk. Bana dediler ki; “abi bu karakteri senden başkası yapamaz.” Ben “vın” diye kaçtım. Yapamam, kamera karşısında olmaz dedim, allem ettiler, kallem ettiler derken, beni ikna ettiler. Kısmet işte, oldu ve izleyici takdir etti. Mizah yanınız ailenizden mi geliyor? Babam mahallenin ağır ağabeyiydi, ama amcam çok matraktı. Amcam da babam gibi berberdi ve beraber çalışırlardı. Bir şey anlattığı zaman 50 kişi başına toplanırdı. Dükkânına gelenler sırasını birbirine verirdi ki o bir şeyler anlatsın gülsünler... Annem de çok komiktir. İnsanı yıkacak türden esprileri vardır. Ben Kayseriliyim, bölgenin insanında hep hadiselere daha tebessümlü, mizahi bir yaklaşım vardır. Dolayısıyla hem kültürde hem de genlerde bir araya gelince böyle bir şey ortaya çıktı. OYUNCULUK GERÇEKTEN ZOR İŞ Şimdi oyuculuk hayatınızda çok başarılısınız, artık çizmiyorsunuz sanırım. 30 yıla yakın karikatür hayatım oldu. Binlerce karikatür çizdim. İşte bu kadar uzun, aralıksız çizince bir süre bazen durma ihtiyacı hissediyorsunuz. Beyin de, el de bazen bunu istiyor. Oyunculuk zor iş doğrusu. Ben oynayan değil yazan tarafı tercih ederim. Ama ikisini de yapabiliyorsan ne güzel. Bana ileri yaşta verilen bir hediye oldu oyunculuk, önce çekindim ama sonra bu hediyeyi aldım. İnsanların faydasına da ağzımızdan bir iki güzel söz çıkıyorsa ne mutlu. Hasan Kaçan hayata nasıl bakar? Valla gözünde çöp olan dünyayı çöplük görür derler ya, hayata nasıl bakarsanız ona göre karşılık alırsınız. Benim hayatımda da sarsıntılı dönemlerim oldu. Üzüntüler yaşadım ama, bu dönemlerin ge-çişlerinde hayata hiçbir zaman kötü bakmadım. Aslında bu biraz da yaradılış. Çabuk demoralize olduğum halde, içinde bulunduğum durumu kabullenirim. Umudumu kaybetmem, “bunun da bir sebebi vardır, bunda da bir hayır vardır” diye düşünürüm. İnsanları yargılamam. İnsanlara çok kolay parlamam, kolay kolay öfkelenmem ama tabii bu da 40’dan sonra oldu. Yıllar geçince hayata daha olgun daha anlayışlı bakmayı öğreniyorsunuz. Siz kimi izliyor, kimlere gülüyorsunuz? Robert De Niro hayranıyım. Gençliğinden beri sıkı ve hayran bir şekilde takip ederim. Halen de öyle. Keşke kısmet olsa da karşı karşıya gelsem. Bazı mimik ve jestlerinden etkilendiğimi de söyleyeyim. Artık eskisi gibi mizah dergilerini çok takip edemiyorum ama; Yiğit Özgür’ün yaptığı işleri çok beğeniyorum. Cem Yılmaz ve Ata Demirer’i de çok başarılı buluyorum. Aral: “Bu çizdiklerinden bir şey olmaz sen git okulunu bitir...” Oğuz Aral’ın da hayatınızda çok önemli bir yeri var değil mi? Elbette. Benim karikatüre başlangıcım daha ilkokul sıralarına dayanır. Rahmetli babamın buğu yapmış berber dükkânının camlarına parmağımla bir şeyler karalamaya başladım, sonra tıraş kağıtlarına, sonra da gazete kenarlarına, kese kağıtlarına... Bir gün kısmet ya, büyük bir cesaretle çizimlerimi aldım, Cağaloğlu’nun yolunu tuttum. Ortaokul son sınıf öğrencisiyim. Oğuz Aral’a gittim. Adını hâlâ çok iyi hatırlarım, Günaydın Gazetesi’nin danışmasında Harika Hanım diye bir bayan vardı, derdimi ona anlattım. Bana yardımcı oldu. Yol gösterdi. Nasıl sevindim. Gır Gır Dergisini çok seviyordum. Amatör köşesinde, “çiçeği burnundalar -öğrenci gırgırları” diye bir köşe vardı. Cesaretimi de o köşeden aldım. Oğuz Aral benim o berber tıraş kağıtlarına çizilmiş karikatürlerime baktı, nereden bulacaksınız o dönemde o kadar rahat, kağıdı kalemi. Bana “bu yaptıklarından bir şey olmaz. Sen git okulunu bitir” dedi. Çok üzgün oradan ayrılırken arkamdan seslendi, “bir dakika gel bakalım yanıma” diye geri çağırdı. 2 şişe çini mürekkebi, karikatür çizmek için gerekli alet-edevat, silgi, kalem, kağıt verdi. Bu işin malzemeleri çok pahalıdır, hele o devirde kolay mı şöhler denen resim kağıdını almak? Sonra bir yığın eskis kağıdı da verdi. Ne mutluluktu... Sonra bir baktım ki aşağı yukarı 20 seneye yakın karikatür çizdim hem Gırgır’da, hem de Fırt’ta.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT