BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Osmanlı İstanbul’u her çağı yakaladı

Osmanlı İstanbul’u her çağı yakaladı

Bolluk, bereket, ucuzluk vardı. 1913, hattâ 1915’e kadar... Aç ve açıkta insan yoktu. İhtiyaçlar bugüne nisbetle kıyas kabûl etmez şekilde sınırlı idi. Lüks, çok belirli ailelerin tekelinde idi. Şehrin bütün yiyeceği dışarıdan gelirdi.



AÇ İNSAN HİÇ YOKTU Bolluk, bereket, ucuzluk vardı. 1913, hattâ 1915’e kadar... Aç ve açıkta insan yoktu. İhtiyaçlar bugüne nisbetle kıyas kabûl etmez şekilde sınırlı idi. Lüks, çok belirli ailelerin tekelinde idi. Şehrin bütün yiyeceği dışarıdan gelirdi. KANAATKÂR TOPLUM Mahalle dayanışması geçerli idi. Hatta mahallede işsiz ve bekâr delikanlı bulunması hoş görülmez, elbirliğiyle evlendirilir, iş sağlanırdı. Varsa köle ve cariye de aile fertlerinden sayılırdı. Toplum tokgözlü ve kanaatkârdı. İLK ŞART ŞİVE İstanbul terbiyesi‘nin birinci şartı, okumuş yazmışsa birinci kuşakta, değilse ikinci kuşakta, mutlaka İstanbul şivesi ile konuşabilmekti. 1453’te İstanbul’u aldığımız zaman şehir, 395 yılından beri Roma ve Bizans imparatorluklarının başkenti idi. 1453’te surlar içindeki nüfus 50.000, bugünkü sınırlarıyla Büyük İstanbul nüfusu 150.000 kadardı. Haraptı ve eski asırlardaki ihtişâmını kaybetmişti. Ancak yeryüzünün iki kıt’ada kurulmuş tek şehri idi. Dünyanın hem en stratejik, hem en güzel köşesinde idi. Denizleri ve kıt’aları bağlıyordu. Gerçek bir cihan Devleti başkenti idi ama, onu bu çizgiye getirmek gerekiyordu. Fâtih Sultan Mehmed’den başlayarak İstanbul’u, Anadolu’nun, Rumeli’nin, daha ötelerdeki ülkelerin insanları gelerek inşa etti. Bir İstanbullu tipi, terbiyesi, kültürü, medeniyeti oluşturan bu insanlardır. EN MÜSTESN BELDE Her yıl imparatorluğumuzun bir köşesinden gelen insanlarımız şehre yerleşiyor, İstanbullu oluyor, dünyanın en müstesna beldesini oluşturma misyonuna katılıyorlardı. 17. asırda artık yeryüzünün en büyük, en kalabalık beldesi idi ve Büyük İstanbul sınırları içinde bir buçuk milyonu aşan nüfus birikmişti ki bu nüfus ancak 1965’lerde geçilecektir. 1925’e kadar şehir nüfusunun üçte biri Gayri Müslim idi. Camiler, kiliseler, havralar yan yana, iç içe idi. Osmanlı mimarisinin emsalsiz âhengi hakimdi. Demek istediğim, İstanbul’u kendisi, babası veya dedesi başka yerlerden gelenler İstanbul yaptılar. Asırlık İstanbullu aileler her asırda azınlıktı. Ancak şart, dışarıdan gelenin derhal İstanbul kültürüne adapte olabilmesi idi. Son 70, bilhassa son 50 yılda bu mümkün olmadı. Zira İstanbul’a, kendi kültüründe eritmesi mümkün olmayacak derecede nüfus yığıldı. Mimarî, musiki, şive, mutfak, örf, adet, hâsılı bir büyük kültürün her alanı perişan oldu. Türk’ün iki bin yıldan bu yana oluşturduğu en büyük en önemli, en medeni belde, 500 yılın maddî ve manevî özverisi, silinmenin eşiğine geldi. İnsan yapısı değişti. Osmanlı döneminde bu insan yapısı ne idi? Bunu tam bir gerçeklikle görmek gerekir. Türkçe konuşan Oğuz Türk’üne daha Selçuklu devrinde, Müslüman olduğu, fakat göçebelikte devam ettiği takdirde Türkmen dendi. Meselâ Osmanoğulları 13. Asırda Türkmen uç beylerinden biri idi. Türkmen toprağa yerleşince Türk diye anıldı. Bu, Osmanlı halk terminolojisidir. Şüphesiz ilmî değildir. Fakat bu kelimeler Osmanlı’da bu anlamlarda kullanılmıstır. Türk, köyünden, kasabasından şehre inince Osmanlı oluyor, böyle denmeye başlıyordu ama tam “Osmanlı” olabilmek için İstanbul ve bu düzeyde eğitim veren bir şehre yerleşmek, o kültürün gerekleri ve şartları içine girmek lâzımdı. Osmanlı olabilmek için Türk kökeni de aranmıyordu. Belirli bir kültürü benimseyen herkes Osmanlı idi. AYAK TAKIMI... Başta İstanbul olmak üzere büyük bir beldeye yerleşen köylü, kasabalı, küçük şehirli, yabancı veya mühtedî; “adam olmak” istiyorsa, belirli standartlara girmeye mecburdu. Aksi takdirde ayak takımı diye küçük görülüyor, küçük görülmemek için büyük beldenin şartları içine giriyordu. İşte İstanbullu dediğimiz tip böyle doğdu. Yoksa kimse gerçek İstanbullu değildir. İstanbul terbiyesi dediğimiz ve bugün kaybettiğimiz veya kaybetmek üzere bulunduğumuz, açıklaması fazla yapılmamış oluşum budur. İstanbul terbiyesi‘nin birinci şartı, okumuş yazmışsa birinci kuşakta, değilse ikinci kuşakta, mutlaka İstanbul şivesi ile konuşabilmekti. Gerçi İstanbul her dönemde, bu şiveyi beceremeyenlerle doludur. Fakat bunlar ya gayr-i müslimler’dir veya taşradan gelme birinci kuşak Müslümanlar... İstanbul şivesi, çok kabaca açıklamak gerekirse, Arapça ve Farsça asıllı binlerce gündelik kelimedeki uzun heceleri tam anlamıyla belirtmek, uzun olmayan heceyi çekmemek, vurgulamayı doğru yapmak, birtakım tabirleri yerinde kullanmak, İstanbul’da kullanılmayan ve edebiyat diline geçmemiş tabir ve kelimelerden sakınmak gibi genel ilkelere dayanır ve belirli bir cümle yapısı vardır. Türk’ün bütün zamanlarda ve bütün mekanlârda kullandığı en zengin, en güzel, en estetik, en âhenkli şivedir. BÂB-I ÂLÎ MENSUPLARI İstanbullu çoğu okuma yazma bilmeyen mahalle kızı: inanılmaz güzellikte ve en yüksek estetik çizgide bir şive ile konuşurdu (Diyarbakırlı Ziya Gökalp’in fikri budur). Daha terkipli güzel şiveyi İstanbul’da Bâb-ı Âlî mensupları konuşurdu. Saray ve medrese ağızları Bâb-ı Âlî ağzı kadar makbul değildi. İstanbul terbiyesinin ikinci kuralı nezaket idi. İstanbullu’nun nezaketi dünyaca ünlü idi. Yabancı seyahatnamelerde ve sefaretnamelerde önemle vurgulanır. 1914 öncesi Paris ve Viyana terbiyesine eş, Londra ve Petersburg nezaketinden ileri idi. Nezaketini kaybeden, hele terbiye sınırını aşan kişi, hoş görülmezdi. İlim sahibi olmak şart değildi, zira belirli imkânlara bağlı idi. İrfan sahibi olmak şarttı. Osmanlı Türkü, kabalıktan hoşlanmayan bir toplumdu Osmanlı Türk’ü gürültüden, patırtıdan, tecavüzden, şiddet hareketinden, kabalıktan hoşlanmayan bir toplumdu. Bu hareketler, derinden benimsediği İslam ahlâkına ve tasavvuf irfanına aykırı görülmüştür. Her sosyal sınıf kendi imkânlarına göre giyinir ve yaşar, hepsi saygı görürdü. Yoksul ve orta halli ailelerde alışverişi erkek, sokak satıcısından kadın yapardı. Varlıklı ailelerin köleleri ve uşakları vardı. Erzak ve yağ gibi şeyler, 1940’a kadar İstanbul’da gram ve kilo ile değil, mevsimlik veya yıllık alınırdı. Aile reisinin otoritesi kesindi. Birden fazla kadın almak nadirdi. İstisnaları Hanedan ve vezir sarayları idi. Ben 1930’ların pek çok yaşlı Osmanlı ailesiyle tanıştım, birden fazla hanımı olan İstanbullu’ya rastlamadım. Nitekim 17. Asır başlarında İstanbul’a gelen Fransız gezgini Jean Palerme, “birden fazla kadını olan az erkek var” diye yazar (il y a peu d’hommes qui ayent plus d’une femme, Pérégrinations. Lyon 1606, s. 96). Sosyal şartları yakın olan aialeler arasında evlenme yapılırdı. Ama gene de yoksul kızla zengin erkek veya zengin kızla yoksul erkek arasında evlenmeler Batı’dakilerden fazla idi. Bolluk, bereket, ucuzluk vardı. 1913, hattâ 1915’e kadar... Aç ve açıkta insan yoktu. İhtiyaçlar bugüne nisbetle kıyas kabûl etmez şekilde sınırlı idi. Lüks ve israf, çok belirli ailelerin tekelinde idi. Bunlar da yoksul babaları idiler. İsrafları derecesinde sosyal müesseseler kurarlardı. Şehrin bütün yiyeceği dışarıdan gelirdi. Uzun savaşlarda ve büyük kışlarda fiyatlar geçici olarak yükselebilirdi. Mahalle dayanışması geçerli idi. Mahallede gerçek bir muhtacın bulunması, o mahalle için şerefsizlik sayılırdı. Hatta mahallede işsiz ve bekâr delikanlı bulunması hoş görülmez, elbirliğiyle evlendirilir, iş sağlanırdı. Herkes yorganına göre ayağını uzatmasını bilirdi. Varsa köle ve cariye de aile fertlerinden sayılırdı. Evde, konakta sürekli oturup yatmayan, dışarıdan gelip giden hizmetkâr asla kullanılmazdı. Karşılıklı saygı ve sevgi, hakkaniyete, ahlâk kurallarına dayanırdı. Toplum tokgözlü ve kanaatkârdı. İbadetler ihmal edilmezdi. Müslüman kadar Hristiyan ve Mûsevi de ibadetini bırakmazdı. Taassup, hele İstanbul’da ayıp bir şeydi. Kişinin nefsine güvensizliği sayılırdı. Arada yobazlar türer, fakat sevilmez, hattâ kınanırlardı. YÜKSEK İSTANBUL KÜLTÜRÜ Osmanlı dönemi İstanbullu’sunun yaşayış biçiminin birçok tarafı, bütün dünyada olduğu gibi, şüphesiz devrin şartlarına uydu. Nitekim klasik Osmanlı İstanbullu ile Tanzimat, Meşrutiyet İstanbullusu epey değişik biçimlerde yaşadılar. Modern çağın keşifleri ve icatlarına adapte oldular. Ancak yüksek İstanbul kültürü, her zaman çağı yakaladı, çağın gerisinde kalmadı. Bu kültürün temsilcileri elbette bugünde yaşıyorlar. Temennimiz ve ümidimiz, bu kültürün, bir tarih malzemesi diye inceleme konusu olmak yerine, büyük değer çizgileri korunarak, sürekli geliştirilerek, her çağın üstün Türk kültürü olarak devamıdır. Zira Türk’ün, iki bin yıllık tecrübesinden süzülmüş, beş yüz yıllık ortak gayretinin ürünüdür...
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT