Raşit AĞZIKARA
rasit@tgrtbelgesel.com

Avrupa’nın öyle tepeden baktığına aldırmayın siz, bundan henüz bir kaç asır evvel Osmanlı’da hela talimnameleri yayınlanırken Avrupa pisliklerini pencereden aşağıya atıyordu.
Helanın tarihine inip cilt cilt kitaplar karıştırdım, böylesi bir konunun beni günlerce oyalayacağını hiç tahmin etmezdim. Dinimiz ‘temizlik imandandır’ hadis-i şerifiyle konuyu özetlemiş. Bakalım çağdaş temellerin atıldığı Avrupa (!) bu konuda neler yapamamış?
Size anlatacağım hikâye bundan 5 asır evvel Bosna’nın Osmanlı hakimiyetinde olduğu zamanlardan kalma. Kanuni Sultan Süleyman’ın seferden sefere koştuğu yıllarda Sultan 2. Bayezid’in torunu Gazi Hüsrev Bey Bosna’ya Sancak Beyi olarak atanır. 
Hüsrev Bey 1531 yılında Mimar Sinan’a Başçarşı’ya büyükçe bir cami yapmasını söyler. Tertip düzen tamamdır, Bismillah denilip ilk taşlar işlenmeye başlanır, lakin bugün Hırvatistan sınırlarında yer alan Dubrovnik’ten getirtilen sert kayalar bizimkilere göre değildir. Bölgeye haber salınır taşları işleyecek işçiler aranır. Hırvatların bu işi yapacağı anlaşılır ve cami inşaatına başlanır. Gazi Hüsrev Bey fetihlere katılır, lakin Bosna’daki imar çalışmalarını da aksatmaz. Teftiş için camiye geldiği bir gün ortalığı dayanılmaz bir koku kapladığını görür ve sorar, “nedir bu hal?”  Hırvat işçiler sert kayaları işleyecek yeteneğe sahiptir ama henüz tuvaletle tanışmamışlardır. Kokunun sebebi anlaşılınca da umumi tuvaletle tanışmış olurlar. 
ÇUKURCU HALATÇI LEĞENCİ
Bütün bunlar olurken Roma ve Paris pencerelerden aşağı atılan pislikler yüzünden nefes alamayacak duruma gelir. 16. yüzyıldaki bu vahim tabloyla birlikte farklı iş kolları da doğar. Ekipler dört kişiden ibarettir. Çukurcu, halatçı ve iki leğenci. 
18’inci asır Londra’sında temizlik görevlisi olarak çalışmak en kârlı işlerden birisidir. 19’uncu yüzyılda durum o kadar vahim bir hâl aldı ki Avam Kamarasında çalışmalara ara verilir. Parlamento üyeleri binada bulunan eski perdeleri kafalarına sarıp binadan kaçarlar. İlerleyen yıllarda kanalizasyonlarla birlikte bina içi tuvaletler yaygınlaşmaya başlar lakin bu da kendi içinde ayrı sıkıntılar getirir. 
Tahminlere göre yüz bin kadın, erkek, çocuk (yani Londra nüfusunun yüzde beşi) geçimini kanalizasyondan sağlar. Bu tehlikeli işte atık gazlar yüzünden ölümler de olur, kanalizasyonların haritası olmadığı için yolunu kaybedenlerden bir daha haber alınamaz.
Farelerle iç içe yaşayan bir Avrupa düşünün. ‘Fareli Köyün Kavalcısı’ yok ki sihirli bir fülütü olsun taksın peşine fareleri. Durum böyle olunca da veba ve kolera da kaçınılmaz olur. Avrupa nüfusunun üçte biri heba olur, dünyada milyonlarca insan hayatını kaybeder. Osmanlı topraklarında ise durum farklıdır, temizlik dinin gereği yerine getirilir ve helaların sağı solu temizdir. Zaten namaz kılmanın şartlarındandır ‘hadesten ve necasetten taharet’ dolayısıyla Müslümanın hangi çağda olduğunun da önemi olmaz. Her daim temiz, mis gibi. 

HELE BİR TEMİZ OLMA!
19. yüzyıl İstanbul’unda umumi tuvaletlerle ilgili genelgeler yayınlanır. Bu genelgeye göre işletme sahipleri mermer zeminli alaturka hela yapmak zorundadırlar. Pera bölgesindeki işletmeler yarısını alafranga yapabilirler zira Avrupalıların yoğun dolaştığı yerlerdir. Kesinlikle bol su ve pamuk bulundurmalıdırlar. Lavaboda ise sıcak su, ayna, kurna, temiz havlu, temiz tarak ve elbise fırçası olmalıdır. İş bu keyfiyete uymayanlar ağır cezalara çarptırılırlar. 
Sıhhiye müfettişi peşlerindedir, bir sene içinde on ceza alanın dükkânı mühürlenir.  
Avrupa, 19’uncu asırdan itibaren yavaş yavaş pislik olmaktan kurtulur. Maks Kemmerich’in ‘tarihteki garip vakalar’ kitabında bu vaziyet şöyle anlatılmaktadır;
“Paris’te 14. Louis zamanında hiç kimse sokakta giderken tepesine pis bir şey dökülmeyeceğinden emin değildir. Ancak geniş caddeler nispeten emniyetlidir. Paris’te her an bir pencere açılabilir ve süratle söylenen ‘geliyoooor’ seslenişinden sonra bir lazımlık boca edilebilir. Yola aktarılan muhteviyat (!) iç açıcı değildir. Şehrin sokaklarında o korkunç kokudan kurtulmak ne mümkün. Umumî abdesthaneler olmadığı için kuytuları, hatta saray ve kilise duvarlarını şey götürür. Saray içinde dahi ihtiyaçlar ortalık yerde görülür. 
DEFİHACET MERASİMİ
Primi Visconti ismindeki İtalyan’ın eserinde söylenenler ise daha dehşet verici: “Fransa kralı 14. Louis’in yatağa girmesi adeta merasimdir. Kral önce rop döşambrını giyer, def-i hacetini delikli sandalyesine oturarak giderir. Bu arada devlet erkanı ile görüşür, siyasi iktisadi meseleleri gözden geçirir.” 
Delikli sandalyeye oturabilmek sadece kralın maiyetine, soylulara tanınan bir imtiyazdır. Ancak ruhsatı olanlar kullanabilir.  
Gidip bir ruhsat alayım da bir delikli sandalyem olsun dediklerinde de altmış bin gümüş akçeyi bayılırlar. Ama rüşvet iltimas derken fiyat yüz bin akçeye kadar yükselir.” Halkta olanın kraliyette işi ne? 
LÜTFEN SİFONU ÇEKİN! 
İlk sifonu 1596 yılında, Sir John Harington adlı bir asilzade kullanır. Çekersin ipi, akar gider pisliği. Ancak evlerde tesisat olmadığı için haznede birikir. Tamam kraliçe kullanabilir ama dışkı artar, kirli su da problem olur başlarına. 
Sifon ancak tesisat kurulduktan, kanalizasyonlar yapıldıktan sonra işe yarar. Bu sebepten Avrupa’da kimi yerlerde ‘John’ denir helalara. 
Osmanlı medeniyeti suya ayrı bir önem verir. Su kültürü altın çağını yaşamış desek yeridir. Vakıflar ve hayırseverler hamam, çeşme, sebil, sarnıç, şadırvan yaptırır, devlet inşa ettiği kemerlerle şehre dereler akıtır adeta. Düşünürseniz Kemerburgaz’dan Sur içine su getirmek kolay iş değildir.  
Cami helaları yamaca kurulur, su alır götürür asla koku yapmaz. 
Bugün kolay bir şekilde girip rahatladığımız helalar bir zamanlar dünyanın çözmeye çalıştığı en büyük problemlerden biri halini almıştı. Artık adım başı modern mimariyle inşa edilen helalarla insanlık bugün rahat bir nefes alıyor. 
Bugünün Avrupası tuvaleti kullanmaya başladı ancak hâlâ taharet musluğuna geçemedi! 

ROMA’NIN HAKKI ROMA’YA...
Avrupa’nın durumu her ne kadar mide bulandırsa da Roma İmparatorluğu’nun gelişmiş örnekleri şaşırtıcıdır. Gerçi Romalılar da pek bi edepsiz! Yan yana oturup laklak yapar, aşağı komşunun oğlunu çekiştirir, çekirdek çitleyerek, şakalaşarak işlerini görürler. Bizde tuvalette konuşmak bir yana işi bitirir bitirmez çıkılır. Yapılan araştırmalarda o döneme ait bir çok tuvalete ve kanalizasyona rastlanır. İzmir Metropolis ve Efes’te örneklerini görmeniz mümkün. Ayrıca M.Ö. 8. yüzyılda bugünkü Erzincan sınırlarında tuvalet ve kanalizasyon kalıntılarına da rastlanır. Sonraki yıllarda Avrupa’nın renk değiştirmesinin sebebi her ne kadar Roma İmparatorluğu’nun çökmesine bağlansa da, bana göre temizlikten nasiplerini almamışlar.

PİSLİKTEN KORUNMAK İÇİN TOPUK PARFÜM ŞEMSİYE

Ve nihayet bilim adamları önemli bir keşfe imza atarlar: “Lazımlık!” Bir nebze durumu kurtaracak sanılsa da etek altlarında saatlerce tuttukları lazımlıklar olayı başka bir boyuta taşır. Yanına yaklaşılmaz binlerce insan ortaya çıkar. Parfümle kokuyu bastırmaya çalışsalar da durum daha karışık bir hâl alır. 
Avrupalı kadınlar bu yüzden geniş etekler kullanırlar. (Western filmlerinden hatırlayın)  Topuklu ayakkabılar pisliklere basmamak içindir, şemsiye ve siperli şapka da yukarıdan atılanlara hedef olmamak için.  Sokağa lazımlık dökme adeti 1780’lerde men edilir, ancak alışkanlıklardan vazgeçmek kolay olmaz.  20. asrın başlarına gelindiğinde hâlâ helanın olmadığı yerler vardır, ki İsveç sarayı da bunlardan biridir. 
Fransa Enstitüsü azalarından tarihçi Frantz Funck Brentano ‘La societe sous L’ancien regime’ ismindeki kitabında şu sözlere yer verir; “Eski devirlerdeki kral saraylarının müthiş pisliği malumdur. Onun için temizlikten sonra ardıç ağacı yakılarak güzel koku verilir.”