Habib Arvas - Ogün Muhibbullah Abi’m mühim bir sır verdi bana. “Yeni bir şey gelmiş, adı gofrettir. Müküs’e gidip alacağım, çok hoşmuş, ele (öyle)  diyorlar.”
- İyi git al.
- Kuzulara sen bakacaksın ama.
- Tamam!
Akşama kadar kuzuların peşinde koştum, hayaller kuruyorum, bu gofret nasıl bir şey acaba?
Geldi kuru tarafından bir kat verdi. Pek de matah değil, gevremiş saman.
O ara bir krema parçası düştü, el çabukluğu ile kaptım ağzıma attım. Oyy oy oy bu ne ya?
“Vay le, vay le” dedirtir insana.
Bahçesaray dikiş tutturamamış memurların sürgün yeriydi, nerede tembel, beceriksiz, mahzurlu varsa...
Ama bizim yaşadığımız Akilvan’a (küçük bir mezradır) göre metropoldü âdeta. Düşünün bakkalları var, kahveleri var, sonra minibüsler kalkıyor sağa sola.

SILAYIRAHİM
İş güç derken yaklaşık 20 senedir gidemiyorum ama burnumda tütüyor. Sağ olsun Mehmed ve Vecheddin Kardeşlerim “Van’a gidiyoruz, boş yerimiz var, gelir misin” deyince düşünmeden “He” diyorum, “Ne zaman çıkıyoruz yola?”
Kontağa bastıktan iki gün sonra Van’da geceliyoruz, sabah kahvaltı salonlarında nefsimizi körletip (kırk tabak vardı galiba) düşüyoruz yola. Edremit, Ege’deki adaşı gibi sahil sayfiye. Göl durgun, hava bungun, lakin güneye vurup dağlara tırmanınca…
Bırrr, belli ki rüzgâr karlı zirveleri dolanıp geliyor. Düşünün kıştan kalma buzullar var, kar topu oynayıp kayabiliyorsunuz temmuz ortasında.
Su bol, zemin ıslak, otlar körpe ve gümrah. Sıradan sürülerde bile iki bin küçükbaş. Çıngırak sesleri karışıyor dere şırıltılarına.

“AK” SU, “AL” ÇAY

Kürtçede kani çeşme, spi beyaz. Kanispi ise beyaz çeşme oluyor. Çatak yakınlarında büyük bir gürültü ile dökülen çağlayan safi köpük, adını hak ediyor fazlasıyla.
Zaten temiz kar suyu, bir de gölcüklerde dinlenip tozunu tortusunu bırakınca...
Vaktiniz varsa Kanispi’de oturup bir semaver yakın, inanın çayı pırlanta. Kesin beşer bardak içeceksiniz, bence kıtlamayı da deneyin bu arada.
Ve dönüp geliyoruz Bahçesaray yoluna. Nı nı nınn! İşte Kirebit Geçidi karşınızda!
Burası şoförlerin korkulu rüyası. Virajın biri bitmeden öbürü başlıyor, eğim kaç derece bilmem ama inen balata yakıyor, çıkan su kaynatıyor. Bulutlardan yüksekteyiz, uçurumun dibi bile görünmüyor.

DAĞ DERE DOĞURUR MU?
Kör topal yokuşu iniyoruz, gün henüz kararmamış, suyun başına gitsek mi acaba?
Methini çok duymuştum ama görmek nasip olmamıştı. Çocukluğumuzda araba bulunur şey değildi zira.
Aaaa! Abi bu ne ya? Dağın koynunda bir mağara, içinden nehir çıkıyor. Benzeri Bosna’da var, hani Blagay Tekke’nin yanında. Çay, raftingcileri bile ürkütecek kadar hızlı, inanın atı sürükler çarpar kayalara. Dervişin biri yıkayayım derken kilimini kaptırmış, “Vala mela” demiş, “Ben bunu nezretmişim, Bağdat’taki şeyhin dergâhına.”
Kaptırılan kilim nezredilir mi bilmiyoruz ama suyun ancak Bağdat’ta duracağı vakıa. Çünkü Uluçay Müküs Irmağı’ndan daha çılgın, Dicle deniz derya…
Ben bu suya girerim diyorum, Mehmed Kardeş’im “önce parmağını sok” diye gülüyor, “Bir dakika tut, konuşalım sonra.”
Deniyorum cızzz. Dirseklerime kadar uyuşuyor, derin dondurucu yalan, at karpuzu çatır çatır yarsın sana.
Çayda kırmızı benekli alabalıklar varmış, ah be oltamı niye almadım yanıma?

Muhammed Kutub hazretlerinin kabr-i şerifi

MİSKLER DİYARI

Müküs’e vardığımızda akşam vakti, müezzinlerin eli kulağında. Namazı kılıp yöneliyoruz Arvas’a. Sağ olsun Muhtar’ımız Hidayet Arvas karşılıyor. Belli ki misafir ağırlamaya alışkın, hemen bir menemen yaptırıyor, bal, kaymak, peynir ve yoğurt koyuyor yer sofrasına. Hepsi de çok nefis, bak böylesini bulamazsınız İstanbul’da.
Akşam köy misafirhanesinde yatıyor, sabah namazını müteakip büyüklerimizi ziyarete gidiyoruz. Başta Muhammed Kutup ve Seyyid Fehim hazretleri olmak üzere havaliyi aydınlatan ulema yatıyor kabristanda.
Muhammed Kutup hazretleri o gün tarlada çalışmış, sırtını iri bir taşa yaslayıp “Ne dersin ey kaya” diye sormuş, “kim bilir kimler oturdu buraya.”
Taş dile geliyor, “Bu tarlanın binlerce sahibi oldu” diyor, “Hepsini de sayabilirim sana. Sadece sağ gözü görmeyen sekiz Ali vardı, var, gerisini anla!”
Büyük veli ile aralarında bir ünsiyet peydahlanıyor, mübarek vefat ettiğinde kaya yuvasından kopup geliyor, kabrinin üzerine kapanıyor. Türbe oluyor âdeta.
Seyyid Fehim hazretlerini okuyucularımız yakinen tanır, anlatıp da düşmeyelim tekrara. Yalnız şu kadarını söyleyeyim Arvas kütüphanesinde binlerce yazma eser varmış, ilim âşıkları gelirmiş İran’dan, Irak’tan, Anadolu’dan.
Ermeniler kütüphaneyi ve medreseyi yakmış, mescit gözlerinden kaçmış nasıl olduysa.
Mübareğin uzlete çekildiği çilehane şüphesiz feyiz yüklü. Tamam 40 gün duracak kadar sabrımız yok ama birkaç teşehhüt miktarı oturabiliriz pekâlâ.
Duvarda bir küp göreceksiniz, dergâhta beziryağı bitince Sofu Baba ta Van’dan işareti alıyor. Sadık derviş yağı yüklenip düşüyor yola, kandiller yanmazsa tedrisat aksayacak yoksa. Artık nasıl bir cesaretse o karda kışta… Acabası olmayan bir mürid, nitekim Hızır aleyhisselam koşuyor imdadına.

İYİ YE İYİ ÇALIŞ
Kahvaltımız yine muhteşem, tandır ekmeği, tereyağda yumurta. Bal-kaymak zaten on numara.
Muhtar şaka ile karışık “Haydi” diyor, “Kapın orakları, ot biçmeye gideceğiz yukarıya.”
Bana bir katır veriyorlar, rahat çıkıyorum meraya. Nicedir ayrıyız ama tırpanı eskisi gibi sallıyorum, ustalıkla. Gelgelelim on dakika sonra elim belim kopuyor. Yok kesin bırakacağım şu sigarayı. Vedalaşma vakti geldi de geçiyor. Muhtara “Yeter mi” diye soruyorum, topladığım ufacık öbeğe bakıp “Sizden olmaz” diyor alaylı bir tonla.
Dalda urgan, salıncak, kirazlar tatlandı tatlanacak. Yatıp uyusak keyifli olacak ama zaman mahdut, çalınacak çok kapı var daha.
Bahçesaray-Hizan yoluna çıkıyoruz, bir çeyrek sonra varıyoruz çocukluğumun geçtiği mıntıkaya.
Asfalt düzgün, devlet devletliğini yapmış, köy içi de kilitli taşlarla döşenmiş boydan boya, sel yatağını da kanala almışlar.
Burada doğup büyümüşüm. Karşılaşacaklarım ya hısım, ya akraba. İyi de tanıyacaklar mı acaba? Sanırım simam rahmetli babama (Zikrullah Arvas) çekmiş, “Hoş geldin Habib” diyorlar ilk bakışta.
O ara bir araba geliyor, sağlıkçılarmış. Çocukların aşılarını takip ediyor, yaşlıların rutin iğnelerini yapıyorlar.

BABA OCAĞINDA
Amcazadelerim ziyaretimden ziyadesi ile memnun kalıyor, beni baş köşeye alıyor, ne ikram edeceklerini şaşırıyorlar. Tabaklara petek balı, ceviz içi dolduruyor, semaveri ateşliyorlar ivedi kaydıyla. Kete, kurabiye, yemiş, şekerleme, artık ne bulurlarsa… Meyveler zaten dalında…
Arkadaşlarımı da salmıyor yemeğe alıkoyuyorlar, bunları ne zaman pişirdiniz bilmem bir kuş sütü eksik sofrada.
Köy değişmiş ama evimiz bıraktığımız gibi. Onun çok büyük olduğunu sanıyordum, meğer o kadar da değilmiş aslında. Zihnimde spor salonu gibi kalan oda üç adım boyundaymış anca. Sahi, biz altı kardeş nasıl koşturuyorduk bir uçtan bir uca. Tahtalar çürümüş, kerpiçler dökülmüş, sıkı bir omuz vursan, çöküp gelecek başına. Rahmetli babamın divanı şu köşedeydi, ah ah ne hatıralar ne hatıralar...
Yok artık uzatmayacağım senede bir gideceğim mutlaka...

GERDANLIK GİBİ
Türklerin bölgeye gelmesiyle birlikte ırmaklar köprülerle aşılır. Çatak, Hoşap (Evliya Bey), Bendimahi, Zeril, Şeytan, Hurkan... Kırmızı Köprü yakışıyor Müküs Çayı’na...



BATI’NIN İPİYLE KUYUYA...
Bahçesaray Ermenileri diledikleri gibi yaşıyor ticaretlerine bakıyorlar. Ancak 1915 öncesi Rus Çarı ve İngiliz misyonerleri, Hınçak terör örgütünü ayaklandırıyor. Kaza merkezlerini ele geçiremeseler de köylerdeki Müslümanları acımadan katlediyorlar. Tarihî eser namına bir şey bırakmıyor, Seyyid Fehim hazretlerinin mezar taşını bile kırıyorlar.
Bu çetelerin komutanı Luto, bir çatışmada etkisiz hâle getirilince Ermeniler paniğe kapılıyor, yöreyi terk ediyorlar.
Bahçesaray nahiye oluyor, kâh Pervari’ye kâh Gevaş’a, Çatak’a bağlanıyor. 1987’de müstakil kaza yapılıyor. Üç beş sene evveline kadar kar, buz, çığ yüzünden kışın mahpus kalır, “Dokuzuncu Gezegen” diye tanınırdı halk arasında. Kar tünelleri ve genişletilen yollar çileye nokta koydu. Artık her mevsim ulaşılabiliyor rahatlıkla...