BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Fakihler ve veliler yurdu idi!

CUMA DİVANI
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Facebook

Bugün gençlerimizin top peşinde koştukları gibi, Osmanlılar döneminde de ilim irfan peşinde koşarlardı. Onlar ya medresede idiler veya bir şeyhin dergâhında bulunurlardı. Canları Hak ile değilse kendilerini ölü sayarlardı.

Bu yaşantının sürdüğü şehirlerden biri de Bursa idi. Bursa Osmanlının kuruluş döneminde zirve şehirdir. Osmanlılarla birlikte İslamiyet’le tanışan şehir, ilk günden itibaren Dursun Fakı, Davud-ı Kayseri, Molla Fenari gibi fakihlerin nüfuzu ve tesiri ile ilmin merkezi olmuştur. Yine Kumral Abdal, Geyikli Baba, Emîr Sultan ve Somuncu Baba gibi veli ve şeyhlerin etkisi ile tasavvufun da kaynağı hâline gelmiştir.

Dolayısıyla Bursa, daha ilk dönemlerinden itibaren Semerkant, İran, Mısır, Suriye, Buhara ve Bağdat gibi ilim, kültür ve ticaret merkezleri ile irtibat kurmuştur. Bu ilişkiler, zamanla pek çok ilim ve irfan sahibinin buralara ilgi duymasına ve bazılarının gelip yerleşmesine zemin hazırlamıştır. Böylece Bursa’ya, Evliya Çelebi’nin ifadesiyle “ruhaniyetli şehir” denilmiştir.

İşte Resulullah efendimize karşı başlatılan ve bugünkü dinler arası diyaloğa benzer saldırılara cevap bu ruhaniyetli şehirden çıkmıştır.

Bu cevabı adı halkın nazarında Mevlid-i şerif diye anılan Vesiletü’n-Necat’tır. O bir anlamda ebedî kurtuluşun adıdır. Yazarı ise büyük veli Süleyman Çelebi’dir.

Süleyman Çelebi, Bursa Ulucami’nin imamıdır. Muhtemelen 1351 yılında Bursa’da doğmuş, 1422 yılında yine burada vefat etmiştir.

O, Orhan Gazi döneminin sonundan başlayarak (1281-1362), Murad-ı Hüdavendigâr (1326- 1389), Yıldırım Bayezid Han (1360-1403), Emîr Süleyman (1375-1420), Musa Çelebi (1388-1413) ve Çelebi Mehmed Han (1382-1421) dönemlerini yaşamış, Sultan II. Murad Han’ın (1404-1451) ise saltanatının ilk yılına şahitlik etmiştir.

Kendisi, köklü bir aileye mensuptu. Dedesi Füsus şârihi olarak bilinen Şeyh Mahmud idi. Orhan Gazi’nin, onun adına İznik’te bir medrese inşa ettirdiği bilinmektedir.

Hatta kız kardeşinin de Orhan Gazi ile evlendiği rivayetleri mevcuttur.

Şeyh Mahmud, Osmanlıların Süleyman Paşa liderliğinde Rumeli’ye geçişini:

Velâyet gösterip halka suya seccade salmışsın

Yakasın Rumeli’nin dest-i takva ile almışsın

Sözleri ile ebedîleştirmiştir. İşte böyle bir ailenin ve muhitin elinde mükemmel bir eğitim gören Süleyman Çelebi, Yıldırım Bayezid Han devrinde Hünkâr imamlığına yükselmişti. Ulucami’nin inşası tamamlandığında ise buraya imam hatip olarak atanmıştı.

Onun Bursa’nın övüncü olan Emîr Sultan’ın sohbet halkasında bulunduğu ve onun irşadıyla tasavvuf yolunda ilerlediği de bilinmektedir. Nitekim bu konuda Hüseyin Vassaf Bey, onun “efâdıl-ı fuzalâdan ve erbâb-ı aşktan” biri olduğunu belirttikten sonra Emîr Sultan’ın terbiyesi ve mübarek nazarlarının bereketi ile yükseldiğini yazar.

İşte bu mübarek âlimin âlemlerin hürmetine yaratıldığı Sevgili Peygamberimize büyük bir hürmet ve aşkla kaleme aldığı Mevlid-i şerifi sadece Bursa’da kalmamıştır. Bütün İslam dünyasını bir hale gibi sarmış bütün lehçelere, dillere çevrilerek hemen herkese erişmiştir.

Aşk çağlayanı

Süleyman Çelebi mevlidi, asırlarca Resulullah efendimizi unutturmak isteyenlere en büyük cevap olmuştur. Ulucami’nin huzur bahşeden şadırvanının başında sanki kalbinden bir pınar gibi fışkırarak kaleme gelmiştir.

Vesiletü’n-Necat, Yunus Emre’nin şiirleri gibi, sehl-i mümteni tarzındadır. Nitekim Ziya Paşa, Vesiletü’n-Necat’ı anarken, “baştan başa sehl-i mümtenidir” diye ifade eder.

Sehl-i mümteni; zor ve anlaşılması en güç konuyu, en kolay ve en anlaşılır bir sadelik içinde ifade etmektir. Her okuyan bir şeyler anlar, onun manevi atmosferine girer. Hatta onun bir benzerini kolaylıkla yazabileceğini düşünür.

Ancak bütün yazılanlar onun yanında sönük kalmıştır. O hepsinin yanında güneş gibidir. Zira ziyasını ondan almışlardır. Nasıl onunla bir olsunlar. Nitekim yine Ziya Paşa;

Dört yüz seneden beri efâdıl

Bir söz demedi ona mümasil

demiştir. Yani dört yüz senedir, büyük sanat adamları, şairler, âlimler ve veliler uğraşıp yazdılar, bunca metin ortaya çıkardılar, ama onun bir benzerini söyleyemediler.

Süleyman Çelebi’nin mevlidi sadece Türkçe okunmadı. Kürtçe, Arnavutça, Boşnakça, Çerkesce, Rumca ve Arapçaya çevrildiği gibi Peygamber efendimizin aşkı ile nice âlimler ve şairler de kendi dillerinde onu örnek tutarak mevlidler kaleme aldılar.

Mevlid okutma ve dinlemeye ilginin en fazla olduğu şehirlerimizden biri Diyarbakır’dı. Bu bölgede Kur’ân-ı kerim okumayı öğrenen çocuklara ikinci olarak Hüseyin Batavi’nin mevlidi öğretilmekteydi. Bu sebeple Diyarbakır’da kadın-erkek çokça mevlid okuyucusu bulmak mümkündür.

Mevlid-i Nebevi’nin en çok okunduğu yerlerden biri de Bosna Hersek idi. Osmanlı fetihlerinin akabinde ve yerli halkın İslamiyet’e girmesiyle birlikte bu dinî âdet bölgede kök salmıştır. Bu konuda nice mevlid vakıfları teşkil olunmuştur. Mesela, Saray-Bosna’daki Gazi Hüsrev Bey Camii’nin 1531 tarihli vakfiyesinde mevlid için yılda üç yüz dirhem tahsisat ayrıldığı kayıtlıdır.

Nitekim Bosna’daki mevlid cemiyetleri hakkında bölge âlimlerinden Tayyip Okiç Bey şu bilgileri vermiştir.

“Mevlid cemiyetleri, bütün İslam ülkelerinde olduğu gibi, Bosna’da da kökleşmiş ve dinî bir an’ane hâline gelmiştir. Bilhassa gençlerin, Kur’ân-ı kerim hatimlerinden sonra en çok karşılaştıkları merasim, Mevlid cemiyetleri olmuştur. Rahmetli validem Türkçe bilmediği hâlde Süleyman Çelebi Mevlidi’ni, gerek kadın mevlid cemiyetlerinde dinlemek gerek harekeli taş basması mevlidleri okumak suretiyle zamanla ezbere öğrenmiştir. Bir vesile ile Ankara’ya geldiğinde komşularla sohbet ederken söz mevlidden açılmıştı. Kendisi hemen oracıkta Süleyman Çelebi Mevlidi’nden bir bölümü gayet kolaylıkla ezberden okuyuvermiştir. Dinleyenler bunu hayretle karşıladılar. Validem, Türkçe mevlidle paralel olarak Hafız Salih Gaşeviç’in Boşnakça tercemesini de ezbere biliyordu. Dinî mekteplerimizde de yıllık Mevlid merasimi parlak bir şekilde yapılırdı. Böylece küçük yaştan itibaren Süleyman Çelebi Mevlidi ve onun Boşnakça tercümesi ile ünsiyet kesbettiğimiz gibi, Mevlide ve dolayısıyla sevgili Peygamberimize olan sevgimiz de artmıştı.”

Evet bugün de gençlerimiz de şanlı Peygamber efendimize olan aşk ve muhabbet ancak mevlidler ve naatlar ile mümkün olur.

Okullarda dersler de bu bahisler özel olarak işlenmelidir. Keşke ney üflemek dersleri yerine Peygamber efendimiz aşkına yazılmış mevlidleri okuyup ezberletebilse idik!..

Arif Nihat Asya Bey’in dediği gibi:

Ne adlar ezberledi ey Nebi

Adına alışkın dudaklarımız

Artık yolunu bilmiyor

Artık yolunu unuttu

Ayaklarımız…

TEFEKKÜR

Her kim ister cânına âb-ı hayât

Ol Habîb’i anıp söyle es-salât

  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
621255 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/prof-dr-ahmet-simsirgil/621255.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT