BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

“BİR AVUÇ VATAN TOPRAĞI”: ŞEHZADE ÖMER FARUK EFENDİ’NİN HİKÂYESİ

Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Facebook
Şehzade Ömer Faruk Efendi, sürgünde iken, İstanbul uçağına binen bir yolcunun köpeğini göstererek, “Şu köpek bile benden bahtiyar, zira vatanı görecek” diye hayıflanmıştır...
 
Osmanlı hanedanının en renkli şahsiyetlerinden Ömer Faruk Efendi, son halife Abdülmecid Efendi’nin yegâne oğludur. 1898 senesinde dünyaya geldi. Babası, yegâne oğlu­nun tahsil ve terbiyesine ehem­miyet verirdi. Mekteb-i Sultânî’de (Galatasaray Lisesi) okudu.
Ömer Faruk Efendi, Arapça dersinde hocası Fehmi Efendi’den izinsiz sınıftan dışarı çıkmak istedi. Hocası da bunun üzerine kendisine iki hafta izinsiz (yani hafta sonu mektepte kalma) cezası verdi. Bunun üzerine Abdülmecid Efen­di, oğlu ile beraber mektebe gelip, “Hocam, Faruk elinizi öpsün, affedin” diye ricada bulununca affedip şu nasihatte bulundu: “Sen her talebeden daha iyi, daha uslu ve daha çalışkan olmalısın. Bir gün talihin yaver gidip padişah olursan bütün memlekete misal olacaksın!”
Faruk Efendi, Viyana Theresianum Koleji’ni ve Prusya Pots­dam Harp Akademisi’ni bitirdi. Prusya hassa alayında üsteğmen rütbesiyle staj yaptı. Galiçya, ardından da Verdun Cephesi’ne gönderildi. Burada kanlı çatışmalara katıldı. Almanya’nın iki büyük madalyasını aldı. 1.85 boyunda, yakışıklı ve zevk-i selim sahibi bir şehzâde idi. Fenerbahçe Spor Klübü’nün reisliğini yapmıştır. Enver Paşa’nın bir ara onu padişah yapmayı düşündüğü söylenir.
 
Gelmeyin!
 
Babasının amcazâdesi Sultan Vahîdeddin’in kızı Sabiha Sultan’a âşık oldu. Kemal Paşa da bu sultanı istemiş; ama varmamıştı. İki genç evlendiler. Babasının, (Boris Johnson'un dedesi) Müşir Zeki Paşa’dan satın alıp hediye ettiği Rumelihisarı’nda, bugün köprünün hemen altındaki yalıda oturdular.
Ankara’nın davetine işgal kuvvetlerinin veliahd dairesini sar­ması sebebiyle icabet edemeyen Abdülmecid Efendi, 26 Nisan 1921’de oğlunu gizlice Anadolu’ya gönderdi. Bir geminin am­barında meşakkatli bir seyahat yaparak İnebolu’ya geldi. Ancak genç şehzâdenin gelişi, o günlerde ufukta zafer ümidi belirdiğini gören Ankara’yı huzursuz etti.
Mustafa Kemal Paşa kendisinin gelişinin millî birliği bozacağı ve nihai zafere kadar İstanbul’da oturmasının daha uygun olacağını bildiren bir telgraf çekerek geri dönmesini istedi. Şehzâde apar to­par geri çevrildi. Faruk Efendi, memleket için her zaman hayırhah olduklarını ispat edercesine, bu “gelmeyin” telgrafını sürgünde bile odasının duvarına asmış, muhtelif kopyalarını eşe-dosta dağıtmıştır.

Ömer Faruk Efendi Galiçya cephesinde 1917
 
Bayraklı deli
 
Saltanat kaldırıldıktan sonra, hükûmet bütün şehzadeleri ve damatları ordudan ve memuriyetten attığını ilan etti. Binbaşı rütbesindeki Şehzade’ye, tekâüt hakkı bile veril­memişti. Kendini askerliğe adamış olan Şehzâde bu habere çok üzüldü. Az zaman sonra da hukuk fakül­tesine kaydoldu. Kâzım Karabekir’e, “Ne yapalım, hukukumuzu müdafaa etmekten başka çare yok” demişti.
Birkaç ay sonra halifelik kaldırıldı; Halife ve ailesi 24 saat içinde memleketi terke mecbur tutuldu. Ömer Faruk Efendi, ailesini bı­rakarak apar topar babasına bu yolculukta refakat etti. Birkaç gün sonra Sabiha Sultan ve kızları da geldiler. Evvela Lozan’da, sonra Nice’te oturdular.
1925’te Arnavut vatanperverleri arasın­da, Faruk Efendi’nin Arnavutluk hükümdarlığı mevzubahis oldu ise de, hükümdar­lığı kendisi için düşünen başvekil Ahmed Zogu bunu engelledi. Türk hükûmeti de bunun için gayret sarf etti. Faruk Efendi,  1926’da vefat eden kayınpederi Sultan Vahîdeddin’in cenâzesini Şam’a götürdü.
Önceleri Mısır’da kraliyet ailesi arasında toplanan iane (yardım) ile geçinmeye çalıştılar. Dürrişehvar Sultan, 1931’de Haydarâbâd Nizâmı’nın oğlu ile evlenince, ailenin maddî vaziyeti biraz düzeldi. Şehzâde, Lancia marka bir otomobil aldı. Kendisi kullanırdı. Evin her tarafını bayraklarla donattığı gibi, ara­basında da bayrak çekiliydi. Hatta Abdülmecid Efendi, “Oğlum, sana bayraklı deli diyecekler” diye takılırdı.
Şehzâde, fevkalâde eli açık, sert görünüşü altında yüzü yu­muşak ve merhametli idi. Sofralarından misafir eksik olmazdı. Diplomat şair Yahya Kemal de sık sık akşam yemeğine gelirdi. Nice’te câmi olma­dığı için, hânedan efradından veya aileye yakın Müslümanlardan vefat edenlerin cenâzesini, hanımsa Sabiha Sultan, erkekse Faruk Efendi yıkardı.

Abdülmecid Efendi ve iki çocuğu
Mısır ümidi
 
1938’de savaş arifesinde Abdülmecid Efen­di Paris’e nakledince; Faruk Efendi de ailesi ile beraber Kâhire’ye göçtü. Artık kızları evlenecek çağa gelmişti; Avrupa’da Müslüman bir talip bulunması imkânsızdı. Harp çıkınca, yollar kapandı, bankalarla irtibat kesildi ve Halife’nin oğluna gönderdiği tahsisat kesildi. Beş parasız kaldılar.
Ailenin maddî sıkıntıyı aşmasının tek çaresi, üç güzel kızın iyi birer evlilik yapmasıydı. Ömer Faruk Efendi, çok sıkı kontrol altında tuttuğu kızlarının üçünü de kendilerinden yaşça çok büyük 3 Mısırlı prens ile evlendirdi. Yüksek terbiye sahibi sultanların üçü de buna razı geldiler ve mesud bir hayat sürdüler. Ailenin malî vaziyeti bu vesileyle düzeldi.
II. Cihan Harbi esnasında, muharebeler Kuzey Afrika’ya sıçra­yıp, Mısır’ı tehdit etmeye başlayınca, Alman taraftarı olduğu ve muhtemel bir Alman işgalinde İngilizler aleyhinde kullanılır gerekçesiyle, Şehzade, İngiliz müstemleke idaresi tarafından Mısır’da çölün ortasındaki Sakkara’da bir villada enterne edildi. Bu nezâret, iki sene sürdü. Almanlar, Av­rupa’daki cephelerden birer birer çekilmeye başladığı 1945 ilkba­harında serbest bırakıldı.
Bu arada Sultan ile Şehzâde’nin evliliği üzerinde kara bulutlar dolaşmaya başladı. Gurbete dayanamayan Şehzâde Ömer Faruk Efendi buhrana düştü. Sabiha Sultan’ı boşadı.  Ardından da amcası Yusuf İzzeddin Efendi’nin kızı Mihrişah Sultan ile evlendi. Bu hâdise, hânedan arasında hayretle karşılandı. Çokları kendilerinden yüz çevirdi.
Faruk Efendi, sıhhatini oldukça kaybetmiş; kalp krizi geçirmiş, bir gözü gitmiş ve böbrek kifâyetsizliği gibi nice hastalıklarla uğraşmaya başlamıştı. Bir müddet sonra Mihri­şah Sultan’dan da ayrıldı.
 


Ömer Faruk Efendi'nin çocukluğu

Dersaadet
 
Faruk Efendi, gününü memleketten gelen ve ekserisi tarihe dair kitaplar okumakla ve küçük bir el radyosundan Türkiye ha­berlerini dinlemekle geçiriyordu. Tek meşgalesi balık tutmaktı. Elindeki üç-beş kuruşla İskenderiye’de deniz kenarında mütevazı bir ev yaptırmış ve adı­nı Dersaadet koymuştu. Bu evin bir kısmını kiraya vererek geçinirdi. Ancak sosyalist diktatör Nâsır, önce evine birkaç senelik vergi borcu çıkardı; sonra da eve el koydu.
Faruk Efendi’nin bundan sonraki hayatı içler acısıdır. Hasta­lıkları çoğalmış; vatan hasreti ve maddî sıkıntı, Şehzâde’yi iyice bunaltmıştır. Arabasını ve evindeki eşyaları yok pahasına satarak geçinmeye çalışmaktadır. On seneyi aşkın bir zamandır çocuklarını görememektedir. Evkaftan aldığı 42 liralık cüz’î maaş da ke­silmiştir. Kızı Hanzâde’nin Avrupa’dan gönderdiği para ile hayatını idame ettirmeye çalışmaktadır. Artık ölümü arzular hâle gelmiştir. Bunu, İstanbul’daki dostu tarihçi İsmail Hâmi Danişmend’e yazdığı mektuplardan anlamak mümkündür.
Bunlardan birinde diyor ki: “Bizi memleketten çıkaranlar bize hakk-ı hayat bile vermediklerinden, ‘Bunlar ne ile yaşayacak’ diyen olmamış! İnsan emektar hizmetçisini ihtiyar oldu diye çı­karmadan, nerede ve nasıl yaşayacak diye düşünür ve yaşaması temin edilir. Yeni doğmuş çocuğu ile sokağa atılmaz. Bunlar da kâfi değilmiş gibi her Türk’ten daha fazla Türk olan birilerini, Türk hukukundan ıskat edilmesi bütün bu haksızlıkların en bü­yüğü oldu. ‘Sen bizlerden değilsin’ demekle kendilerinde belki bir zevk duydular. Fakat kanımı değiştiremediklerinden ne isem o kaldım. Yani, her Türk’ten daha Türk! Artık bu coşkunlukların durması kesilmesi zamanı çoktan gelmiştir. İstenilen, vatana ka­vuşmak ve o toprakta gömülmektir. Artık bu da çok görülmesin!..”
 


Faruk Efendi İskenderiye'deki evinde

Şanslı köpek
 
Sürgünde devamlı vatan hasreti (dâüssıla) içinde yaşadı. Ma­sasında hep bir kavanoz içinde vatan toprağı ve ay-yıldızlı bayrak dururdu. Hatta 1952’de Kâhire’den Türkiye’ye giden bir tayya­re yolcusunun kucağındaki küçük köpeği göstererek, gözyaşları içinde, “Şu köpek bile benden bahtiyar, zira vatanı görecek” diye hayıflanmıştır. Neslişah Sultan derdi ki: “(Annem ve babam) Türkiye’yi cennetten bahseder gibi hasretle anlatırlardı.”
“Ömer Faruk el-Osman” ismini kullanır; Osmanoğlu ismi faz­laca Rum ismine benzediğinden [o zaman Rumlar oğlu ile biten soyisimler taşırdı] ve haksız olarak bu ismi kullananlar bulundu­ğunu işittiğinden, el-Osman tabirini kullanmayı muvafık görürdü.
Melik Faruk’un hânedandan en sevdiği kişi adaşı Faruk Efendi idi. Sık sık kendisine refakat eder; onun av partilerine katılırdı. Faruk Efendi, ne kadar alafranga görünürse görünsün, hususi hayatında Şark usulü yaşamayı severdi. Neslişah Sultan, babasının et ve pilavsız sofraya oturmadığını, “Ben keçi miyim, ot yiyeyim” diye latife ettiğini; maalesef bu ağır gıda alışkanlıklarının da sıhhatine menfi tesir ettiğini anlatırdı.
 
Şehadetiniz mübarek olsun
 
Hânedandan, vatana kavuşmayı en çok arzulayan ve ümidini hiç kaybetmeyen Faruk Efendi idi. Son senelerinde Prens Abbas Halim’in İsken­deriye’deki evinde 10 sene kadar misafir yaşadı. Prens ve zevcesi de Faruk Efendi’ye hizmet etti. Faruk Efendi, 28 Mart 1969 gecesi Kâhire’de hasret, kırgınlık ve mahrumiyet içinde vefat etti.
Tek hayali İstanbul’da ölebilmekti; ama ümidini kaybetmişti. Vatandan toprak getirtip, masası üzerine muhafaza etmiş ve ölünce kabrine konulmasını vasiyet etmişti. Vatan toprağına gömülmesi mümkün olmadı; ama naaşı yıllar sonra Nisan 1977’de Neslişah Sultan tarafından Kâhire’den İstanbul’a getirildi. Sessiz sedasız Sultan II. Mahmud Türbesi’ne nakledildi.
Münevver Ayaşlı der ki: “Başın sağolsun Türk milleti! Bir daha ne böyle bir hânedan, ne de böyle bir şehzâde göreceksin. Şehzâdem, siz de gurbet zindanından ancak, can pahasına kurtuldunuz, şehâdetiniz mübarek olsun!”
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
621794 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/prof-dr-ekrem-bugra-ekinci/621794.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT