BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Birden yerinden fırlayarak oğlunun boynuna sarıldı...

Ali ve annesi; avluya açılan kapıdan içeri girdiklerinde evdekiler pek şaşırdılar!..
 
Kadıncağız; “Ben bir şeyin sahibi olamadım; bari Ali’m, Ömer’im, Hatice’m olsun! Çok çok okusunlar, çıkabildikleri kadar yükseklere çıksınlar istiyorum…” diyordu ki, Ali koşarak yanına geldi.
- Anne! Anne!
- Ali’m!
- Bak iyileştim anne.
- Ne? İnanamıyorum Ali’m!
Şükriye Anne, gözlerini ovuşturarak yeniden baktı biricik evladına:
- Sen ha!
- Ben ya!
Birden yerinden fırlayarak oğlunun boynuna sarıldı. Neresi gelirse; yüzü, gözleri, saçları, hatta ellerini bile öpmeye başladı. “Sevgili yavrum, Ali’m, bir tanem” diye öptü kokladı. Kaybetmiş en kıymetli şeyini bulmanın sevinci taşıyordu bütün hareketlerinde. Ne edeceğini, ne diyeceğini şaşırmıştı.
- Desene müjde.
- Müjde anne iyileştim! Ağrılarım dindi, kâbus da görmüyorum! Artık üzülmek yok, ağlamak hiç…
- Tamam Ali’m yok, hiçbiri de olmayacak!
- Söz mü?
- Söz…
- Bir işim de olacak, para da kazanacağım anne!
- İş mi?
- Evet, bir iş yapacağım!
- Mektebin ya?
- Halledeceğim, meraklanma… O, olmazsa olmazım, biliyorsun anne!..
On bir yaşındaki bir çocuğun içinde bulunduğu his yoğunluğunu, kalbinin temizliğini, dimağının saflığını ve taleplerindeki çocuksuluğunu anlamak için sadece insan olmak yeterliydi, çokbilmiş, pek allâme, müşfik bir anne olmaya da hacet yoktu. Bu yaştaki çocuk; her şeyden önce hiçbir kötülük düşünmez, hainlik, hinlik nedir bilmez; o annesini bir melek, babasını kahraman, hocalarını, öğretmenlerini de her şeyi bilen en büyük âlim olarak görürdü.
O korunmaya muhtaç ve acz içindeki temizliğinin ilelebet devam etmesi endişesi sadece anne ve babanın üzerinde görünse de hakikatte eğitimcilerinki daha büyüktü. O mesuliyeti, diğer insanların anlaması ise hiç kolay değildi. Bir çocuğun kendini tanıması veya bir irade göstermesi, onu kullanması da öyle kolay olmuyordu. Her çocuk, az çok tabiattaki bütün güzelliklerden, temizliklerden bir parçayı üzerinde taşırdı. Bir kelebek kadar narin ve bir o kadar da hassastı. Kendilerine has dünyaları olurdu; oyuncaklarını yapar, onlara isimler verir, hakikiymiş gibi de oturup onlarla sohbet eder, sahiymiş gibi oynarlardı. Rüyalarındaki gibi doktor olur hastalarını iyi eder, mühendis olur, yollar, köprüler yapar, baba olur evlatlarını iyi terbiye eder, okutur, istediği gibi yetiştirirlerdi de… Tıpkı annelerinin, babalarının onları yetiştirdikleri gibi, hocalarının onlara öğrettikleri gibi...
Ali ve annesi Şükriye Hanım; fakir hanelerinin avluya açılan kapısından içeri girdiklerinde evdekiler pek şaşırdılar. Bütün gözleri üzerlerindeydi. Küçükler, talimat verilmiş gibi hemen ayağa kalktı. Güler yüzlü ve hafif zayıf yapılı olan Yusuf Efendi; hanımının aksine fazla konuşmazdı. Sessiz sedasız evine girer ve öyle başı öne eğik yine sessizce bir gölge gibi sıvışır çıkardı. Onun için olsa gerek arkadaşları, tanıyanlar “Sessiz Yusuf” diyorlardı. Ana, oğul, sessizce yaklaştı. DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
619368 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/619368.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT