BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

"Annem ağlıyor, babam çaresiz. Öğretmenler duymuş olanları..."

Neşeyle eve gittiğimde annemin, babamın çok üzgün olduğunu gördüm. Neler olup bittiğini pek merak ediyordum!

 
Mevzileri dolaşırken sanki muharebe yıllarını yeniden yaşıyormuş gibiydik... Askerî elbise düğmeleri, delik deşik olmuş alüminyum mataralar, kırık testiler, iyice paslanmış ne olduğu anlaşılmayan demir parçaları, boş mermi kovanları, sağa sola rastgele serpiştirilmiş gibiydi. Bir kısmı toprağa saplanmış bu harp kalıntılarının yanında yalnız ucu dışarıda olan sivri bir kurşun gördüm. Eğilip almak istedim, saplandığı yerden çıkaramadım. Kuru bir dal parçasıyla etrafını kazıdım. Biraz daha zorlayınca hiç bozulmamış bir şarjör mermi çıkıverdi. Toprak bulaşıklarını temizlerken arkadaşlarımdan birkaç kişi de yanıma geldi. Çakımetlerin Yahya:
- Bak Ragıp, buldukların Urus mermisi.
- Nereden biliyorsun?
Cebinden boş bir kovan çıkardı:
- İyice bak, Osmanlı kovanları böyle. Gövdeyle taban aynı kalınlıkta. Yalnız birleşme yerinde halka şeklinde bir çukurluk var. Rus kovanları da bulduğun şekilde. Fişeğin tabanı daha geniş. Osmanlı fişekleriyle Urus fişekleri arasındaki en mühim bir fark da; tabanlarındaki yazılardır. Çok rahat okunuyor, dikkatlice bak görürsün. Urus kovanlarında, bizim şimdiki kitaplarımızda olanlara benzer harfler var, Osmanlı kovanlarının tabanındaysa İslâm harflerine benzer yazılar… Bana da Memmed dadaşım göstermişti, ikisi arasındaki bu farkı.
- Hım, evet, bayağı farklı. Tamam anladım.
- !!!
Onları ne mi yaptık? Akıl almaz bir cehalet numunesi sergiledik. Sağdan, soldan topladığımız çalı-çırpıyla bir ateş tutuşturduk ve bu mermileri, alevlerin içine attık. Mısır patlaması gibi peş peşe patlamalarını seyrettik. Allahü teâlâ bizi büyük bir felaketten korudu. Şimdi aklıma geliyor da tüylerim diken diken oluyor…
Günümüz çok keyifli, eğlenceli geçmişti. Şiirler okunmuş, yarışmalar yapmış, yiyip içip yeni arkadaşlar edinmiştik. Vaktin nasıl geçtiğini hiç anlayamadım. Yeni arkadaşlarımızdan ayrılmamız da kolay olmadı. En kısa zamanda tekrar buluşmanın sözünü alarak vedalaştık…
               ***
Neşeyle eve gittiğimde annemin, babamın çok üzgün olduğunu gördüm. Neler olup bittiğini pek merak ediyor, kimseye de bir şey soramıyordum. Hani derler ya; “Sevinci kursağında kalmak...” Benim de öyle oldu. Sonra öğrendim ki. Biz o günü kırlara gidince köye müfettiş gelmiş. Babam da; “misafir yalnız kalmasın” diye “hoş geldin” demek ve yemeğe davet etmek için yanına gitmiş. Başında namaz takkesi varmış. Adam onu görünce küplere binmiş, bağırmış, çağırmış, çocuk azarlar gibi hakaretler etmiş:
“O başındaki ne, o başındaki ne?” diye alabildiğine bağırmasını komşular bile duymuş. Herkes korkusundan sinmiş, bir şey diyememiş. Babama fırsat vermemiş ki köyün imamı olduğunu, camiye gitmeye hazırlandığını anlatsın. Hemen tutanak tutmuş.
“Seni yarın karakola çağırtayım da gör!” diye tehdit ederek, yemeden içmeden çekip gitmiş. Annem ağlıyor, babam çaresiz. Öğretmenler duymuş olanları. Müfettişe yetişip elindeki şikâyet dilekçesini zar zor yırttırmışlar. Babam ve annem o hakareti hiç ama hiç unutmadılar, tabii ben de... DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
626877 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/626877.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT