BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

CİHÂD-I EKBER

 
Osmanlı Devleti, Cihan Harbi’ne 14 Kasım 1920’de girdi. Padişah Sultan Reşad idi. İttihad ve Terakki Partisi hükûmet, Said Halim Paşa, Sadrazam/Başbakandı. Daha sonra “I. Dünya Harbi’’ denecek bu savaşta Almanya ve Avusturya’nın müttefikiydik.
Karşı taraftaysa İngiltere, Rusya ve Fransa yer alıyordu.
İttihad-ü Terakki’nin, emri vakisi ile harbe girmemizden 3 gün sonra Hakan Halife Sultan Reşad Han, bütün dünya Müslümanlarına cihad ilan etti. Cihad ilanı, bir devlet kararıydı ve belli bir usulü vardı. 14 Kasım 1914’te dünyaya duyurulan Cihad Fetvası’nı Şeyhül İslâm Ürgüplü Hayrullah Efendi hazırlamıştı. Fetva, Süleymaniye’de bulunan bugünkü müftülükte yer alan Meşihat Makamı’ndan merasimle alınarak Fatih Camii’ne getirildi. Hadiseyi daha evvel haber almış millet, avluyu doldurmuştu. Padişahın tasvib ve tasdikinden geçen Cihad Fetvasını veya Cihâd ilanı yahut Cihâd Çağrısını Fetva Emini Ali Haydar Efendi okudu. Ümmet-i Muhammed, Cihâd-ı Ekber’e iştirak etmeye çağrılıyordu.
Osmanlı padişahları, halife olmakla aynı zamanda yer yüzündeki bütün Müslümanların da reisiydi. Bu itibarla gerektiğinde Cihâd Fetvası neşreder ve Müslümanları, İslam’ın kalkanı ve sancaktarı olan Türk Ordusuna yardımcı olmaya davet edilirdi. Bu davet, iki haddi zatındaysa 3 türlüydü. Ya harbe yani cihada fiilen iştirak istenir ya servetleriyle destek olmaya çağrılır yahut her ikisine birden teşvik edilirdi. Bu can ve mal fedakârlığından başka üçüncüsü de dua talebiydi. Halife, aynı zamanda bütün camilerde Müslümanların Mehmetçiğe dua etmesini irade ederdi.
14 Kasım 1914 tarihli mezkur Cihad Fetvası, son cihad çağrımızdır. Bugün de yürürlüktedir. Ağabeyinin vefatından sonra tahta geçen Vahideddin Han, bu fetvayı devam ettirmiştir. Anadolu’daki kıyamda da bu fetva cari olmuştu. Nitekim bugün galatı meşhur olarak “Millî Mücadele’’ dediğimiz Kurtuluş Savaşımızın asıl adı “Millî Mücahade’dir, Millî Cihaddır. Cihadı Ekber’in yani Büyük ve Mukaddes Savaşın devamıdır. 
Şu gerçeği, şahidlerinden dinleyenlerden dinlemiştik:
Sonradan kendisine hak etmediği sıfatlar bulaştırılmak istenen 96. ve Son İslam Halifesi ve 36. Osmanlı Padişahı Sultan Mehmed Vahideddin Han, Anadolu kıyamını nizam ve intizama sokması için eski yaveri Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarını Samsun’a göndermekle kalmamış İstanbul’daki din büyüklerini Yıldız Sarayı’na davet ederek bu Cihad-ı Ekber günlerinde verilmekte olan Mücahade-i Millîyeye hem kendilerinin bizzat ve hem de camilerde cemaatin dua etmelerini istemiştir. Bundan dolayıdır ki protokolün bir numaralı camii olan Ayasofya başta olmak üzere selatin camileriyle vatan sathındaki bütün camilerde zafer için dualar edilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığının Bahar Kalkanı Harekâtı için şu günlerde camilerimizde Fetih Sure-i şerifini okutturması bizim bu güzel geleneğimizin güzel bir devamıdır.
Saltanat idaresi, 1 Kasım 1922’de lağvedilmiştir. Hilafet ise ileride yeniden değerlendirilir düşüncesiyle olsa gerek TBMM’nin “şahsı manevisine’’ dâhil edilmiştir. Nitekim hilafete dair tartışmaların yapıldığı celsede Tunalı Hilmi, hilafetin kaldırılmadığını söylemesinin ardından Meclisi kastederek “Hilafet burada’’ demiştir. Hilafet makam ve nüfuzu devletin elinde büyük bir güçtü. Hind Müslümanlarından gelen meşhur yardım, bahsettiğimiz Cihad-ı Ekber fetvası sebebiyledir.  Bilindiği gibi oradan gelen para, şu gün bile gündemdedir. Hilafetin kaldırıldığı veya TBMM’nin manevi varlığına bağlandığı şeklinde yorumlar vardır. Şayet o gün devrin söz sahipleri, saltanat gibi hilafete de son verme niyetinde olsalardı kanun metni bunu ihtiva ederdi. Hilafetin lağvedilmediğini beyan etmek, Türkiye’nin menfaatlerine daha uygundur. Eldeki bir kurumu iyi anlamalı. Hilafet, imanın bir şartı değil devletin makamıdır. Yavuz Sultan Selim’den evvel de devlet hayatımızda yoktu. Ama iyi kıymetlendirilmesi iş bilmektir. Onun için dediklerimiz iyi kavranmalıdır.
Meseleye, dile getirdiğimiz şekilde bakınca TBMM’nin verdiği yetkiyle yapılan diğer 3 harekât gibi Bahar Kalkanı Harekâtı da 14 Kasım 1914 tarihli fetvanın devamı mahiyetinde olarak görülebilir. Veya onun devamı olarak görülür. Devlet hayatında  devamlılık esas olmakla buna böyle bakılmalı. Onun için hem Türkiye Müslümanları ve hem de dünya Müslümanları, günümüzdeki bu Cihad-ı Ekbere, bu Millî Mücahadeye iştirak eden bütün kuvvetlerimize canları, malları ve dualarıyla destek olmalılar. Şimdilik can yani insan desteğine ihtiyaç yoktur. Fakat bir gün olabilir. Çünkü 106 sene evvel olduğu gibi bugün de küffarla, 7 düvelle 7 cephede dehşetli bir mücahade vermekteyiz. Duayı ise her şuur ve değer sahibinin yaptığını düşünüyoruz. Mal yani para desteğine gelince; Türk Silahlı Kuvvetler Vakfı, AFAD ve Kızılay gibi kurumlarımıza sahip çıkılmalı, ciddi mali yardımlar yapılmalıdır.
Bugün parasına kıymayanın yarın canına kıyarlar. Bugün dinine, tarihine, vatanına ve millî şuuruna sahip çıkmayanlar, yani muhacir ve mülteci olurlar.
 
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
612531 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/rahim-er/612531.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT