BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

FÂCİADA 10 YIL ARKADA KALDI

15 Mart 2011’de başlayan Suriye fâciası, 15 Mart 2021 itibarıyla 10 koca yılı arkada bırakmış vaziyettedir. Daha kaç yıl devam edeceği de belli değildir. Bu talihsiz komşu ülkede yaşananlara biz, musibet anlamında "fâcia" dedik. Zannederiz, tercih ettiğimiz bu kelime, Suriye’nin perişanlığını anlatma bakımından "Suriye iç harbi" ve "Suriye dramı" denmesinden daha isabetlidir.
Çünkü:
Zavallı Suriye vatandaşı, 10 yıldır kendi yönetimi ve ona destek olanlar eliyle misket bombası, varil bombası ve kimyevî silah kullanmak dâhil, işkence ve toplu katliam dâhil zulüm ve kötülüğün en ağırlarını yaşadı ve yaşamaya devam ediyor. Esad, tarih önünde Miloseviç’le yarış hâlinde. Sosyalist Baas Partisi rejimi, mevzubahis ülkede insan haklarını ayaklar altına almıştır. Bu topraklarda yaşayanlara milliyet ve inanç soykırımı dâhil soykırımın her türlüsünü reva görmüştür görmektedir. Burada asgari insan hakları, basın hürriyeti, seyahat hürriyeti ya yoktur veya çok daraltılmış vaziyettedir.
Suriye, 18 milyon kadar nüfusuyla İstanbul kadar iken yapılan mezalim yüzünden bu nüfusun 7 milyon kadarı yurt dışına iltica etmek zorunda kaldı. Sığınılan memleket sayısı 127’dir. Zikredilen 7 milyonun 4 milyona yakını Türkiye’dedir. 7 milyon vatandaş da iç göç yaşamıştır. Suriye’nin toprak büyüklüğü ise Türkiye’nin dörtte birinden küçüktür.
Yavuz Sultan Selîm Hân, 24 Ağustos 1514’te bugün bizim, 4 askerî harekâtı yaptığımız bölge denebilecek olan Merc-i Dâbık’ta Memlûk ordusunu mağlub ederek daha sonra "Suriye"yi Devlet-i âli Osman hudutlarına dâhil etti. Osmanlı ecdadımız bu topraklara "Şâm-ı şerîf" dedi. İngiltere ve Fransa imzalı 16 Mayıs 1916 tarihli yağma belgesi Sykes-Pico adlaşması üzerine 1 Eylül 1918’de 404 sene sonra bizden yani ana vatandan koparıldığında yalnızca şimdiki Suriye’nin değil Ürdün, İsrail, Filistin, Lübnan ve Irak’ın bir kısmıyla bütün o coğrafyanın adı "Şam Vilâyeti" idi.
Bizden sonra Suriye halkı Fransa’ya karşı mücadele ettiyse de işgali durduramadı. Fransız zorbalığı bölgede 1946’ya kadar devam etti. 1946’da Suriye devleti kuruldu. 1949’a gelindiğinde, 1948’de tesis edilen İsrail’in başı ağrımasın diye CIA, Şam’da sivil yönetime karşı darbe düzenleyerek onu devirip cunta idaresine yol veri.
1954’te halk, cuntayı yolladı. Bu tarihten sonra âdeta sabah erken kalkan subay darbe yapıp ülkeye el koydu. Böylece çeyrek asırlık bir istikrarsızlıktan sonra Savunma Bakanı General Hafız Esad, o istihza cümlesiyle erken kalktığı için değil, SSCB yani komünist Rusya’nın desteğiyle Kasım 1970’te idareye hâkim oldu. Mart 1970’te ise reisliğini; devlet başkanlığını ilân etti. Ruslar, böylece, bizim "Deli" dediğimiz "Büyük Petro"dan beri gördükleri Akdeniz’e inme rüyalarını gerçekleştirdiler. Rusya, hem kuzeyden ve hem de güneyden Türkiye’yi sardı. Türkiye’de kurgulanmış sosyalist öğrenci ve işçi eylemlerinin, sokak çatışması, anarşi ve ardı arkası gelmeyen kargaşaya yol açması, darbelere kapı aralaması bu gelişmelere paralel başlamıştır. Bu başlangıçtan on yıl sonraysa Sovyetler, Türkiye’yi bölme emelli komünist Kürt hareketini kurduracak ve bu ihanetin sevk ve idare merkezi de Şam olacaktır.
Hafız Esad, 1970’ten 2000’de ölümüne kadar merhametsiz bir diktatör olarak Suriye’yi demir pençe altında tuttu. Zemin buna iki kere hizmet etti. Fransa, 1946’da işgali güya bitirirken nüfusun yüzde 10’u olan Nusayri’lerin yüzde 90’a hâkim olmalarını tanzim eden düzenlemeler yapıp kendisiyle bağlantısı devam edecek şekilde ayrılmıştı. Sovyet Rusya ise bu Nusayri ceberutluğuna bir kat daha destek verip pekiştirdi. Moskova bugün bu politikayı eksiksiz sürdürmektedir.
Esad, ölünce Suriye’de "Şam Baharı" denen demokratik ve âdil bir sivil arayış dönemi başladı. Fakat yaşatılmadı, akim kaldı. Rusya başta olmak üzere dış destekle 20 Haziran 2000’de Hafız Esad’ın oğlu Beşar Esad işbaşına geldi. Adı geçen güdümlü kişi, bugün resmen "mareşal" olsa da 1965 doğumlu bir göz hekimidir. Londra’da ihtisas yapmıştır. 
Esad Ailesi, Sosyalist Baas Partisi, el Muhaberat istihbarat teşkilatı ve dış desteklerle 50 yıldır Suriye’yi açık fakat seması kapalı bir hapishane hâline getirmiştir. 18 Aralık 2010’da yani bir kış günü Tunus’ta başlatılan yalancı "Arap Baharı" diğer birçok Arap memleketi gibi Suriye’ye de sıçramış, buranın 40 senedir kan kusan mazlum halkı, bu yalana kanarak sokağa çıkmış, ancak süreç, yukarıda resmettiğimiz gibi bir fâcia hâlini almıştır.
10 yılın bitiş tarihi olan 15 Mart 2021 Günü -5 Mart’ta olduğu gibi- Suriye rejimi, ayakta olduğu mesajını vermek için Halep’ten fırlattığı füzelerle el-Bâb ve Cerablus’u, buradaki kurtarıcı unsurlarımız ve sivil halkı, o insanların ekmek teknesi olan çok fazla sayıdaki akaryakıt tankerlerini vurdu. Baas rejimine cesareti, bu haddini bilmezliği tâ ilk günden bugüne Fransa, Çin, Rusya, İran, İran’ın Lübnan taşeronu Hizbullah, İran’ın bölgedeki silahlı milisleri Haşdi Şabi vermektedir. Esad rejimi, bunları yaparken Çin ve Rusya’nın veto yetkisi yüzünden BM, engel olamamaktadır.
Bu acı gerçeklere rağmen aramızda hâlâ "bizim, Suriye’de, Irak’ta, Azerbaycan’da Akdeniz’de, Libya’da ne işimiz var?" diyen bulunuyorsa… O ufuksuzlara bu vatanın ekmeği de havası da suyu da helâl olabilir mi?
Hadise, iktidarlık değil asırlıktır:
I. Cihan Harbi’nin devam eden sarsıntılarını yaşamaktayız. Daha çok da yaşanması kaçınılmazdır. Birileri, elinde Doğu Türkistan şehîdlerinin kanıyla Pekin’den, birileri, Moskova’dan, Washington’dan… uzun; upuzun mesafelerden gelip hemen yanı başımızda yeni haritalar çizmeye çalışırken Türkiye’nin deve kuşu gibi başını kuma gömmesini istemek, hem cehalet hem ruh hastalığıdır.
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
618039 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/rahim-er/618039.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT