BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

İTİBAR

Çeyrek asır kadar evvel Türk vatandaşları, bazı Batılı ülkelere gittiklerinde çarşı-pazarda insanlarla muhatap olunca bu insanlar konuşma esnasında "nerelisiniz?" diye sorabilirlerdi. Türkiye ismi verilince hangi devlet olduğu bilinmez ve “şurada mı, burada mı?” diye bazı bölgeleri sayarlardı. Aydınlatıcı cevap "İstanbul" olurdu...

Şu resmettiğimiz manzaranın bugünkü Türkiye’de anlaşılması hayli güçtür. Ama bu malumatı, naklen anlatmıyoruz. Bizzat yaşamışlığımız var. O günler, Hazine’nin 70 Cente muhtaç olduğu, ilgili Bakanın, 1 milyon dolar kredi almak için Lüksemburg gibi çok ufak bir devlette bile kapı aşındırdığı talihsiz zamanlardı. Bakanlarımızdan gümrükte ayakkabısı çıkartılarak arananlar bile olabildi. IMF müfettişleri, para veren havasıyla sık sık Ankara’ya gelip kibirli edalarla denetleme yaparlardı. Batılı başkentleri kızdırmamak esastı. İtibar sarsıcı, canımızı yakan çok yaşanmışlık var. Onlar, ancak bir kitaba sığabilir. Yukarıda verdiğimiz birkaç örnekten başka, bir de bugün bile hatırladıkça üzüldüğümüz şu hadiseyi anlatırsak her şey daha iyi anlaşılır:

20 Temmuz 1974’te Kıbrıs Barış Harekâtını yaptığımızda Dışişleri Bakanımız Turan Güneş’ti. Harekât bitip de sıra masaya gelince garantör devletler olan Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin Dışişleri Bakanları, İsviçre’de toplandılar:

Görüşmeler devam ederken Türk Dışişleri Bakanı, birkaç çetin noktada Başbakan Ecevit’le istişare etmek için masadakilerden müsaade rica ederek telefona gider. Bu ilk defa yapılır. Fakat tekrar edince İngiltere Dışişleri Bakanı James Callaghan, şöyle homurdanır: "Biz, karşımızda bir Bakan bulacağımızı sanıyorduk; telefon ahizesi bulduk!" Bu saygısızlığa dair tafsilat, o tarihteki gazetelerde mevcuttur.

İçeride piknik tüpünün bulunamadığı, dışarıda Türkiye’nin bilinmediği, Bakanlarımızın ağır hakaretler gördüğü fukara ve kara günlerdi. Bunlar, şu veya bu Hükûmetten ziyade uzunca bir zamanın hikâyesidir. Şükür ki bunlar geride kaldı…

Türkiye’nin bilinmediğine dair 1992’lerden hatıramız olduğu gibi aynı ülkeden aksini yaşadığımız 2022 hatıramız da var. Bu defa muhatabımızdan "nerelisiniz?" diye bir soru almadık. O bize "Türk müsünüz?" diye sordu. "Evet" cevabını alınca da Türkçe olarak "merhaba" dedi. Şu bahsettiğimiz ve bugün sıradan görülecek sadelikteki olay dünü bilenler için anlamlıdır. Benzerlerini fazlasıyla çok kimse çok ülkede yaşamıştır. Şundan dolayı anlamlı ve değerli diyoruz:

Bizim bunu yaşadığımız tarihle eş zamanlı olarak da Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres Ankara’daydı. Rusya-Ukrayna savaşının taraf devlet liderleri Vladimir Putin ve Volodimir Zelenskiy ile görüşmek üzere yola çıkmıştı. Hasım taraflarla görüşmeden evvel ara buluculuk yolunda çok çabası olan Türkiye’nin Devlet Başkanını ziyaret etmeyi bir ihtiyaç olarak görmeli ki Ankara’ya gelmişti. Böylesi ziyaretler vatandaşlarımız için artık olağan görülmektedir. Zira son bir ay içinde değişik ülkelerden çok sayıda Devlet Başkanı, Başbakan ve Dışişleri Bakanı Türkiye’ye geldi. Adı geçen savaşı durdurmak için harp eden devletlerin Bakan veya diplomatlarıyla Antalya ve İstanbul’da müzakere masaları kuruldu.

Sn. Guterres, hem Türkiye’nin sulhü temin etmeye dair gösterdiği gayret için Cumhurbaşkanı Erdoğan’a teşekkür etti ve hem de savaş ve bölgeye dair istişarelerde bulundu. Dile gelen teşekkür, elbette ki Sn. Erdoğan’ın şahsında Türk milletinedir. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan olması gerekeni bu günlerde tekrar devreye alarak Sn. Putin ve Sn. Zelenskiy’yi aradı. Onları İstanbul’da Barış Masası’na oturtmak için ikna telefonları açmaya devam ediyor. Bölgemizde bir muharebe cereyan edecek ve Ankara, çatışmaları bitiren, barışı icra eden irade sahibi olacak!.. Böyle bir temenni, sözünü ettiğimiz yakın geçmişte konuşulsaydı pek inanan olmazdı. Öbür taraftan 40 yıl önce piknik tüpü bulamayan Anadolu, bugün ülkeler arası enerji güzergâhı hâline gelmiştir. Köy-şehir farkı hızla kapanıyor. Savunma sanayiinde hava, deniz ve kara silah unsurlarında kendimize yetmenin ötesinde ihracat yapabilir seviyeye gelmiş bulunuyoruz. İstihbaratta, terörle mücadelede, gerektiği ân askerî harekât icra etmekte, sağlıkta, bayındırlıkta vs. keza iftihar edilecek yerlere varılmıştır.

Şu cümlemiz her şeye yeter sanırız:

Türkiye, bugün bu güç ve seviyede olmasaydı, azgın terör örgütleri maksatlarına çok yaklaşmış olurlardı. Bu bir. İkincisi ve daha net olanıysa şudur; Türkiye, bu kudrette olmasaydı, Dağlık Karabağ hâlâ işgal altındaydı. Akdeniz, işgal edilmiş, Libya, çölde kaybedilmiş, güney hudutlarımız aleyhimize olarak bozulmuştu.

24 Nisan soykırım iftirası bahanedir. Onların nazarında giderek rakip devlet durumuna geldiğimiz için Ermeni suiistimali üzerinden Ankara’ya laf bombaları atılmakta. Ama artık IMF günlerinde değiliz; ânında cevabını da almaktalar.

Enflasyonun aşırı yüksekliği, paranın büyük değer kaybı, maaşların ayın ortasını zor çıkarttığı ve diğerleri bir gerçektir. Fakat şu manzara da bir gerçektir. İlkleri, menfi olanlar, ne kadar ağır da olsa geçicidir. İkincilerse kalıcıdır, gelecek zamanları kucaklayıcıdır.

Bugün, Türkiye’nin dünyadaki yeri, bilinirliği, sözünün kıymeti, itibarı yarım asır, hatta çeyrek asır öncesiyle kıyas kabul etmeyecek denli şerefli bir mevkidedir.

Cihan Devleti’nin şafağındayız.

Büyük düşünmeliyiz.

Kirli gündem, kalıcı hakikati karartmamalı.

  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
626418 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/rahim-er/626418.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT