BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Bir başka bahara ertelenen rüya: AB

Bir başka bahara ertelenen rüya: AB

Son yıllarda, hatta son günlerde gündemimizin baş köşesinde hep o var: Avrupa Birliği... Adeta onunla yatıp onunla kalkıyoruz. Bu sefer tamam, kapıyı araladık derken, kapının arkasından gümmm(!) diye bir ses geliyor ve kapı tekrar yüzümüze kapanıyor. Ümitler kırılıyor, başka bir bahara kalıyor. Güya 2005 baharına...



Son yıllarda, hatta son günlerde gündemimizin baş köşesinde hep o var: Avrupa Birliği... Adeta onunla yatıp onunla kalkıyoruz. Bu sefer tamam, kapıyı araladık derken, kapının arkasından gümmm(!) diye bir ses geliyor ve kapı tekrar yüzümüze kapanıyor. Ümitler kırılıyor, başka bir bahara kalıyor. Güya 2005 baharına... Olmuyor, almıyorlar, kapıda bekletiyorlar... Bu Avrupalı dostlarımız(!) bizimle oyun mu oynuyorlar? Galiba ne bizimle ne bizsiz yapamıyorlar(!) Eğri otursak da bazen doğrusunu konuşmak cesaretini gösterelim. AB’ye girmeyi devlet mi, toplum mu, birey mi istiyor? Yukarıdan aşağıya bir dayatma mı, yoksa aşağıdan yukarıya bir talep mi var? Kısacası, AB’ye girme isteği Türkiye’de gerçek anlamda bir toplumsal talebe dönüşmüş müdür? Dahası, dün şiddetle AB’ye “hayır” diyenler, bugün neden herkesten çok “evet” diyorlar? AB’ye girmek bir sevda mı, yoksa rasyonel bir arayış mı? Bir kere, yaklaşık 40 yıl önceki 1963 Ankara Antlaşması’yla üyesi olmayı hedeflediğimiz AB ile şimdiki AB aynı mıdır? Biz o günkü AET’ye mi girmek istiyoruz, bugünkü AB’ye mi girmek istiyoruz? Farketmez, her ikisi de olur diyemezsiniz. Çünkü, birisinin temelinde “ekonomik birlik” yatarken, diğerinin (yani bugünkünün) temelinde “siyasi birlik” vardır. Onun da hedefi ise Avrupa Birleşik Devletleri’dir. Hedefe ulaşılır ya da ulaşılmaz, o ayrı bir konudur. Kimlik ve entegrasyon problemi Ancak, unutulmamalıdır ki, AB 21. yüzyılın süper güçler sahnesini ABD, Rusya, Çin ve Hindistan’a bırakmak istemiyor. O arenada mutlaka yerini almak istiyor. Onun lideri olmak için de Fransa ve Almanya yarışıyor. Ne var ki, bu yarışma sorunu sadece liderlik yarışıyla da kalmıyor, ona bir de birlik olunduğu zaman “kimlik sorunu” ekleniyor. O da entegrasyon probleminden kaynaklanıyor. Kim kime, nasıl entegre olacak ya da olmalıdır, diye bir arayıştır gidiyor. Almanya’nın başını çektiği grubun görüşüne göre, her ne kadar sekülerleşmiş bir toplum yapısına sahip olunsa da, Hıristiyan kültür hakim olmalıdır. Hatta, Ortodoksluğu dışlayan bir Hıristiyanlık(!) Başında Fransa’nın bulunduğu ikinci grubun görüşüne göre ise, AB’nin kimliğini Fransız Devrimi’nin değerleri (özgürlük, barış, adalet ve onun gelişmiş biçimi insan hakları, demokrasi, serbest piyasa ekonomisi vb.) belirleyecektir. Bu ise şu demektir: Almanya’nın lider olacağı bir AB’ye Türkiye giremeyecektir. Çünkü, Almanya’nın Hıristiyan kültürü adına bundan endişesi vardır. Bugün, AB sınırları içinde 25 milyon olan Müslüman nüfus, 67 milyonluk Türkiye’nin de girmesiyle daha da belirginleşecek, hatta Helmut Schmidt’in deyişiyle 2030 yılında tek başına Türkiye’nin nüfusu Almanya ve Fransa’nın nüfusunu geçecektir. Bu durum AB’yi sulandırıp Avrupa Birleşik Devletleri’ni engelleyecektir(!) Fransa’nın liderliğindeki bir AB’ye girmek ise ortaya konulan kriterler itibariyle zordur; ama imkansız değildir. Onun için önce siyasi üst yapı, sonra da ekonomik alt yapı hazır olmalıdır. Bu da demektir ki, öncelikle iç mes’elesini halletmeyen ülkeler AB’ye giremeyecektir. Ne gariptir; biz AB’ye o iç mes’ele denilen ekonomik ve siyasi problemleri çözmüş olarak değil, çözebilmek için girmek istiyoruz. Ekonomik kalkınmayı AB’ye girerek sağlamak, hür düşünce, hür teşebbüs, insan hakları ve demokrasi bağlamında Avrupa’daki standartlara ulaşmak ve onu hakim kılmak için o birliğe girmek istiyoruz!.. İşte tezat burada! Neden bunu görmek istemiyoruz? Kendi iç meselelerimizi neden önce kendimiz çözmüyoruz ya da çözmek istemiyoruz. Bu problemleri neden AB’ye girme adına değil de, kendi insanımız buna layıktır diye çözmüyoruz? Belki de, kendi iç mes’elelerini çözmüş olan bir Türkiye 21. yüzyılda dünya üzerinde daha etkili bir güç olacaktır. Bu ihtimali neden gözardı ediyoruz? Bir taraftan devletin kurumlarıyla toplumun değerleri uzlaşmış, 19. yüzyıldan esinlenen jakoben devlet anlayışı yerini demokratik devlet anlayışına bırakmış, kısacası laik Cumhuriyetimize bir de demokratik sıfatı kazandırılmış olsa; diğer yandan sosyal hukuk devleti Anayasa’da yazılı olmaktan çıkıp toplumun hayatına yansımış olsa ne kaybederiz? Bilakis, birey, toplum ve devlet olarak hep beraber kazanmış oluruz. İşte o zaman isterse AB bizi almasın. Kaldı ki, o zaman kapısında bekleyen bir Türkiye zaten olmayacaktır.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT