BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > ‘Buğra büyük yazardı’

‘Buğra büyük yazardı’

Tarık Buğra, aramızdan tam on yıl önce (25.02.1994) ayrılmıştı. Yatağında sessizce akan nehirler gibi o da sessiz ve derinden akarak bıraktığı eserleriyle hatırlanıyor.



Tarık Buğra, aramızdan tam on yıl önce (25.02.1994) ayrılmıştı. Yatağında sessizce akan nehirler gibi o da sessiz ve derinden akarak bıraktığı eserleriyle hatırlanıyor. Bir elin parmağını geçmeyen böylesi isimleri bu dünyadan çekip gittikten sonra yaşatabilmek için de ayrı bir güç gerekiyor. Bu gücü gösterebiliyor muyuz, belli değil. Bugünlerde, ailevî sebeplerden dolayı eserleri İletişim Yayınları ve Ötüken Neşriyat arasında bölüştürülmüş olsa da, Tarık Buğra, daha yıllar boyunca Türk edebiyatının gündeminde olacak. En önemlisi ‘Küçük Ağa’ Vefatının 10. yılında rahmetle yâd ettiğimiz Tarık Buğra'yı, onun en yakınında bulunmuş bir edebiyat adamı olan romancı, şair ve deneme yazarı Mustafa Miyasoğlu ile konuştuk. Bu çok değerli yazarı, vefatından on yıl sonra yeniden yorumlayan Miyasoğlu, aradan geçen zamanın Tarık Buğra ismi için nerede durduğunu da anlattı bizlere... Tarık Buğra, Türk edebiyatının son yarım asrına imza atmış önemli kalemlerinden biri. O'nu bu kadar önemli kılan başlıca özellikleri ne idi? MİYASOĞLU: Sanat ve kültür alanında şahsiyetleri önemli kılan iki şey vardır: Birincisi, orijinal eser ortaya koyarak dünyamızı zenginleştirmesi, ikincisi de toplumun temel değerlerini yeni nesillere ulaştırabilmesi... Tarık Buğra iki bakımdan da önemlidir. Çağdaş Türk edebiyatını onun en önemli eseri olan "Küçük Ağa" romanı olmaksızın değerlendirme imkânı olmadığı gibi, bununla birlikte öteki eserlerinin kitap ve televizyon filmi olarak toplumumuzun kültürüne kattığı unsurları da görmezlikten gelemeyiz. Hikâyeci, romancı, tiyatro ve gazete yazarı olarak ortaya koyduğu birikimin yeterince değerlendirilebildiğini söylemek mümkün değil, fakat "Yarın Diye Bir Şey Yoktur"daki şiirsel hikâyeleri, "Küçük Ağa"nın İstiklâl Savaşı'nda yaşadığı değişimi ve "Ayakta Durmak İstiyorum"daki bağımsızlık özlemi unutulamaz. Çeteciliğe savaş açmıştı Siz, bir konuşmanızda, "Tarık Buğra'dan sonra Türkiye'de roman sanatı tökezlemiştir" demiştiniz. Bu tesbiti neye göre yapmıştınız? Bugün de aynen katılıyor musunuz? MİYASOĞLU: Andığınız söz bu şekliyle başkasına ait olabilir. Benim sözüm sanıyorum şöyle olacak: "Tarık Buğra'dan sonra Türk romanının önü açılmıştır." Çünkü böyle düşünüyorum ve onun ölümünden sonrasını değil, "Küçük Ağa" (galiba 1964) sonrasını kastediyorum. Tarık Buğra, Cumhuriyet döneminde bir kasabaya dönüşen Akşehir çocuğudur. Bir ağır ceza reisinin oğlu ve bir Osmanlı vatandaşı olarak tahsile başlamış, bir türlü öğrenimini tamamlamamıştır. 1994 yılında, ölümünden kısa bir süre önce yazdığı "Bâbıâli'ye Veda" adlı yazısında bile bir şeyleri idrak etmenin sevincini ifade ediyordu. O şehir romanları tasarlarken, kitapçı raflarını köy romanları süslüyor, maalesef bunları büyük eser zanneden edebiyat öğretmenleri de lise talebelerine ödev vererek okutuyordu. Eleştirmenlerin de böyle bir tercihi vardı tabii olarak. O yüzden "Siyah Kehribar"la İnce Memet aynı yıl yayınlandığı halde, Tarık Buğra köy romanı yazmadığı ve şive taklitlerine yer vermediği için tam anlamıyla cezalandırıldı. O da gazeteciliğe ağırlık vererek bir çeşit kültür-sanat çeteciliğine karşı sert eleştiriler yazmaya başladı. 27 Mayıs İhtilâli'nden sonra İstiklâl Savaşı'nı konu alan "Küçük Ağa"yı yazarak hem Cumhuriyet'in hangi temeller üzerine kurulduğunu ortaya koydu, hem de Osmanlı tebaasının nasıl vatandaşa dönüştüğünü anlattı. ‘Sanat için sanat’ ama... Tarık Buğra'nın eserlerinde edebiyat, sanat ve tarih çok özellikli ve incelikli bir birliktelik içindedir. Bu görüşe katılır mısınız? MİYASOĞLU: Elbette, Tarık Buğra "sanat için sanat" derken, bir yandan da sanat eseri için üslûp ve o sanat eserine özgü mesajı gerekli görüyordu. Bir konuşmasında, "o yok bu yoksa bu eser neden var" gibi ontolojik sorular soruyor ve Müslüman Türk kimliğine vurgu yapıyordu. Bunları gerek yazılarında ve gerekse sanat eserlerinde ortaya koyarken, Yahya Kemal ile Ömer Seyfeddin'den bu yana çok az yazarımızda görülen bir sanatçı sorumluluğuyla, edebî ve tarihî değerlerimizi, Anadolu insanının mayasında bulunan mistik ve dinî duyarlıkla, kendine özgü bir dille ifade ediyordu. Hikâyelerinde görülen estetik donanımı yüksek duyarlığın, gazete yazılarında bile kendine özgü niteliğini kaybetmeyen bir üslûpla ifadesi, onu daha yaşarken klasikler arasına sokmuştu. O yüzden de Tarık Buğra'nın öteki adı "Küçük Ağa"dır. Elbette eserlerinin hepsinde belirli bir tarih şuuru var. Fakat o bundan ibaret değildir. Vebal ve sorumluluk... Tarık Buğra da diğer değerler gibi neredeyse nisyan sayfalarına hapsedilmek üzere. Bu genel hastalığımızı yenebilmek için yayıncıya, yazar ailelerine, gazetelere ve okuyuculara hangi görevler düşüyor? MİYASOĞLU: Yayıncılardan beklenen, büyük edebî eserlerin yayıncısına yakışır bir tarzda yayınladıkları eserleri, yine onlara yakışan bir titizlikle tanıtmaktır. Bunu yayıncılar yapmıyorsa sanatçının ailesi ve dostları harekete geçmelidir. Gerçekten önemli eserler ortaya koymuş sanatçıların unutulması, onun maddi ve manevi vârisleri için büyük bir vebal ve sorumluluk yükler. Dergiler, gazeteler ve okuyucular da böyle önemli şahsiyetleri çeşitli vesilelerle yeni nesillere tanıtmalı ve eserlerinin okunmasını sağlamalıdır. Çünkü edebi eserler, en etkili kültür taşıyıcılarıdır ve elbette tarih kitaplarından fazla tarih şuuru vermek imkânına sahiptir. Bu anlamda bu şuuru dile getiren ve eserlerinde etkili bir tarzda anlatan sanatçıya sahip çıkmak, milli değerlere sahip çıkmaktır ve bunlara sahip çıkmaya çalışanları yaşatmaktır. Tarık Buğra Armağanı Siz yıllarca önce bir Tarık Buğra Armağanı hazırlığı yapıyordunuz. Bu çalışmanın tamamlanarak, sanatçın ölümünün 10. yıldönümünde yayınlanması mümkün olabilecek mi? MİYASOĞLU: Suffe Kültür Sanat Yıllığı'nda pek çok gönül dostu ile ilgili özel bölümler yapmış, Üstad'ın vefatından sonra da Necip Fazıl Armağanı hazırlamıştık. Hastalandığı günlerde, Tarık Buğra ile ilgili benzeri bir çalışmayı yapmayı düşündük, rahmetlinin sağlığında kendisiyle kararlaştırdığımız gibi, onu tanıyan akademisyen ve uzman dostlarla çalışmaya başladık. Tarık Buğra Armağanı onun ölümünden ancak iki yıl sonra tamamlandı, onun eserlerini yıllardır titizlikle yayınlayan Ötüken Neşriyat tarafından dizgisi yapıldı, ama burada anlatılması gereksiz bir takım sebepler yüzünden basımı durduruldu. İnşallah yeni bir kadroyla yeniden yayına hazırlanan bu armağanı özel bir dizi içinde bu yıl bastırmaya çalışacağız.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT