BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Duran topa kafa atmak

Duran topa kafa atmak

Duran topa kafa atılmaz. İnsan kendi attığı kornere de koşup kafa vuramaz. Gırtlak sıkmanın karşılığı bellidir. Ofsaytlar kafasına göre yorumlanamaz. Golcüden stoper olmaz. Bekten ön libero olmaz. Ama oluyor. Zekânın bir sınırı vardır ama aptallığın sınırı yoktur. Neden bunu zorluyoruz anlamış değilim.



Bir süredir şeref tribünü ve basın tribününün bu işi çok iyi bildiğini iddia etmesiyle, sahada 7 gün çalıştıran adamın tribündekilerden daha fazla bildiğini kanıtlamaya çalışmasıyla hamur gibi yoğrulduk. Bir kısım medya “Deli Daum - Dahi Daum” arasında kürek çekiyor. Adam hatalı kadro yapıp kazandığında dahi oluveriyor. Her türlü kaybında da deli... Sanki adam normal olup da, takımı iyi veya kötü olamazmış gibi. Ya da öküzün altında boğa arayan ve de kesinlikle bulan medya bu işi daha az biliyor olamazmış gibi. Adam Sparta Prag’la oynadı.. Hatırlayın Servet’in kart gördüğü dakikayı.. Kalmış 10 kişi.. Defansta tek uzunla oynuyor. Yapması gerekeni yaptı ve Önder’i alıp kule sayısını ikiye çıkardı. Zaten rakibe 4 tane mutlak kafa golü pozisyonu vermiş, gerisini önlemeye çalışıyor. O anda herkes adama “deli” gözüyle baktı. Golü yemeyip maçı kazandığında da “dahi” gözüyle baktılar. Malatya karşısında da kötü başladılar, düzeldiler ve iyi bitirdiler, bu kadar basit. Daum’un deliliği veya dahiliği söz konusu olmadan maçı çevirip kazandılar. Çünkü maçı kazandıklarında ne kadroda bir değişiklik yapılmıştı, ne de oyuncuların yerinde. Sadece takım baş kaldırmıştı. Yani duran topa kafa atmaya başlamıştı Fener. Geçtiğimiz hafta hep kazanan Fener, Daum’u nereye koyar bilemiyorum ama, “Deli” veya “Dahi” olmasından daha çok anormal kısmetli olduğunu biliyorum. Pierre hoca! Farkında mısınız? Prag karşısında 10 kişi kaldıklarında Daum, Önder’i oyuna sokmak için 5 dakika oyalanınca, Pierre kendiliğinden inisiyatif kullandı ve defansın içine girip oynamaya başladı. Sonra da kenara geldi ve Daum’la konuştu. Vücut dili Daum’un Pierre’e ne yapacağını değil, Pierre’in Daum’a ne yapacağını söylediğini anlattı bana. Pierre, F.Bahçe’nin 2-3 yıl sonraki teknik direktörüdür. Benden duymuş olmayın. İstavrit! Güzel Türkçemize, “Kazım sana söylüyorum, kızım sen anla” diye bir lâf soksam yakışır mı dersiniz? Gazetesinin pazar ekinde Kazım Kanat’ın “İstavrit” diye bir yazısını okudum. Maç görüşü, yorumu ve yazılarına hiç katılmıyorum. Kendine yonttuğunu görüyorum. Ama istavrit adlı küçük hikâyesi, Sait Faik’in Sinarit Baba adlı hikâyesinin kıvamındaydı. Keşke maç yazmasa da çok okunup çok satsa. Ben de kızmadan okusam üniversitedeki sınıf arkadaşımı. Niye-Keşke! Vicente, futbolu bizden her halde daha iyi bilir. Ama şu sorunun cevabını herkes gibi ben de merak ediyorum. Madem Avrupa’da oynatmayacaktın, John Carew’i niye aldın? Juanfran’ı ise keşke almasaydın da oynatamasaydın. Zidane, Figo, Casillas, Roberto Carlos gibi adamlara nasıl oynayacaklarını söyleyen birini eleştirmek abesle iştigal gibi görünüyor. Ama güzel Türkçemizde de buraya tam oturan bir lâf vardır. “Keçiye şarap içirmişler, bana kurdu getirin demiş.” Beşiktaş’ta bazı şeyler iyi gitmediği için ve koca Beşiktaş’ın golcüsü gencecik bir İbrahim Akın olduğu için ister istemez soruları ortaya bırakabiliyoruz. O da benim keçiliğim olsun.. Amma kazandı ha! Çarşamba 23:30.. Prag karşısında prestij - Moral - üç puan - Avrupa’da liderlik ve bir çuval Swiss Frank. Çarşamba 23:45.. Lyon’la Manchester el ele verip Fener’e bir daha kazandırdılar. Cumartesi 18:15.. Önündeki Trabzon’dan iki puan, peşindeki Antep’ten de iki puan. Üstelik takipçilerinden biri en önemli oyuncusunu kaybediyor. Cumartesi 20:45.. Kendi cebine üç puan - lig liderliği - prestij - daha fazla moral - bir ton hasılat parası.. Pazar 21:15.. İki ezeli rakibinden 2’şerden 4 puan - geridekinden kopma avantajı - moral - prestij.. Daum ve takımı oynadı kazandı.. Evinde yatarken yine kazandı.. Sahaya çıkmadan bile kazandı.. POST-IT “Çok net bir biçimde penaltı olabilir” demişim. Dalga geçmeye başladılar. Nedenlerini araştır. (Erman Toroğlu) Korkak düdükler! Bu hafta korkakların haftasıydı. Del Boque, İnönü arenasındaki ilk maçında 31 bin “ağır Beşiktaşlı” önünde G.Saray’dan korkarak başladı. Tek forvetle iç saha maçına soyundu. Son 20 dakika Hagi korktu. Sanki üç gün önce deplasmanda kupa maçı oynamış olan kendi takımıymış gibi iki forvetin birini de ortaya çekip, 6 kişiylik orta saha ve çakılı defansla bir puanı kurtarmaya çalıştı. Halbuki, ben bu maçtan şöyle bir yorum beklerdim: “Deli deliyi görünce sopasını bırakıp kaçarmış.” Bizim deliler korkak çıktı. Geleceği çok parlak dediğimiz Fırat Aydınus, Avni Aker’de Hüseyin’i atamadı. Gücü Jaziri’ye yetti. Ya İsmet Arzuman? O da doğrudan kırmızı olacak ve sonraki hareketi nedeniyle bir maç da ceza alması gereken Luciano’yu Kadıköy’de görmezden geldi. Yıllarca Bülent Korkmaz’ı suçlayanlar, iki alkış yaptı diye oyundan atanlar, Luciano ve Hüseyin’i görmezden gelebildiler. Hocalar korkak, hakemler korkak.. Bu alemin tek delisi Milli Takım hocası mı!.. Son İnsanlar bir gün birden bire sana karşı olmaya başladılarsa bil ki; onlar bir zamanlar senin yaptığın gibi artık sadece kendilerinden yana olmaya başlamışlardır.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT