BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Böyledir Osmanlı’nın hanımları

Böyledir Osmanlı’nın hanımları

Olumsuz bir imaj sağanağına tutulmuş Hürrem Sultan ve diğer Osmanlı kadınefendilerinin cömertlik ve hayırseverlik cephesi neredeyse tarihten silinmiştir. Kendisini sadece evinin değil, halkının da anası olarak gören kadınefendiler, gerekirse kendi mülkünden bile hayır hasenat yapmayı ihmal etmez



Son yıllarda yeni bir moda var; Osmanlı kadınefendilerini konu alan tarih romanları yazmak gibi... Önceleri hoş bir zenginlik gibi gözüken bu furya, sonraları biraz da can sıkmaya başladı doğrusu. Tarihsel roman, ama doğru olan sadece kahramanların isimleri ve mekânlardan ibaret. Safiye Sultan ile başlayan; Bir Hürrem Masalı, Nurbanu, Hatice Sultan ve Kiraze ile devam eden - ki aslında bir karalama kampanyasından öteye geçemeyen - bu eserlerin ortak yanı; Osmanlı kadınefendileri ve hanedan mensuplarının çıkarcı, maddeci, makam ve mevki düşkünü, gayri ahlaki tavırları olduğu... Tarih romanından ziyade aslında birer masal olan bu eserler, piyasada çok da sattı, atılan çamurların da izi hâlâ duruyor. Bütün atılan bu acımasız iftiralar bir yana, biz maddeci, makam ve mevki düşkünü, gayri ahlaki tavırları olduğu iddia edilen bu kadınefendilerin geride bıraktıklarına bakalım. Olumsuz bir imaj sağanağına tutulmuş bulunan Hürrem Sultan’ın cömertlik ve hayırseverlik cephesi neredeyse silinmiştir tarihlerden. Öyle ki, İstanbul, Aksaray’daki Haseki semtinin, ismini bir zamanlar Haseki olan Hürrem’in hayır eserlerinden aldığını semt sakinleri bile bilmez. Aynı semtte cami, medrese, sibyan mektebi ve imaret yaptıran da ondan başkası değildir. Keza Ayasofya ile Sultanahmet camisi arasındaki Sinan yapısı vakur Haseki Hamamı da bu hayırsever kadının hayratı cümlesindendir. Yüzlerce garibi doyurur Lakin Hürrem Sultan, eserlerini sadece başkente yığmaz, taşra şehirleri de onun hayırseverliğinden nasiplerini alır. Daha da ötesi Kudüs’de yaptırdığı vakıf imaret sayesinde yüzlerce garibi doyurur. Bazılarının yerden yere vurduğu, Peygamber Aşığı 1.Ahmet’in eşi Kösem Sultan’ın Üsküdar sırtlarındaki Çinili Camisi, medrese, hamam ve İstanbul’daki en büyük kervansaray tipli iş merkezi olan Büyük Valide Han’ı da bu valide sultanın alicenaplığı hakkında bizlere gerekli malumatı verir. II. Selim’in zevcesi ve III. Murad’ın annesi Valide Nurbanu Sultan tarafından Mimar Sinan Ağa’ya yaptırılan “Valide-i Atik” külliyesinde medrese, şifahane, imaret, çifte hamam ve sibyan mektebi vardır. III. Murad’ın zevcesi Safiye Sultan tarafından yaptırılan Yeni Cami’nin temelleri 1597 yılında atılır, ancak caminin tamamlanması Turhan Valide Sultan’a nasip olur. Safiye Sultan ayrıca Mısır’daki emlakını Mekke, Medine ve Kudüs’te Kur’an-ı Kerîm okuyacak 120 hafız ile, Mekke’deki sebil, mescid ve kuyulara bakacak hizmetlilere vakfeder. Servetini vakfetti Osmanlı tarihinin en hayırsever sultanlarından biri olan Bezm-i Alem Valide Sultan’ın yaptırdığı eserler arasında; Gureba Hastahanesi ve Bezmi Alem Valide Sultan Mektebi en önemlileridir. II. Mahmud’un zevcesi ve Abdulmecid’in annesi Bezmi Alem Valide Sultan, hem hastanenin hem de mektebin vakfiyesinin hazırlanması ile bizzat ilgilenir. 100 yataklı olan hastanenin vakfiyesinde; “Şayet bir hastanın iyileşmesi için limon gerekse ve limonun değeri bir altın lira olsa dahi alına” ifadesi vardır. IV. Mehmed’in eşi ve II. Mustafa’nın annesi Gülnuş Emetullah Sultan, Hac yolunda çeşmeler, sebiller yaptırır. Bugün Eyüp’teki, 3.Mustafa’nın hanımı Mihrişah Sultan tarafından kurulan imaret, inşasının üzerinden 300 yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen her gün onlarca insana yemek dağıtılır. Bir hayırsever olarak dikkat çeken Hatice Sultan onca hayır hasenatının yanında, ramazanlarda Yeni Cami’nin üç kapısında birden bedava şerbet dağıttırır. İşte, ellerinde geldiğince karalamaya çalıştıkları kadınefendilerden küçük bir kesit sunmaya çalıştık. Kendince hayaller kurup, pek de iyi niyet sezinleyemediğimiz kimselere duyurulur ki kadınefendiler, kendisini sadece evinin değil halkının da anası olarak görür, gerekirse kendi mülkünden bile hayır hasenat yapmayı ihmal etmez... > Sadrazamın merhametli hanımı Hanedana mensup olmayan servetleri ölçüsünde İstanbul’un çeşitli yerlerine vakıf eserler nakşeden pek çok Osmanlı hanımı vardır ki bunların başında Sadrazam Yusuf Kamil Paşa’nın zevcesi Zeynep Hanım gelir. Bugün Edebiyat Fakültesi olarak kullanılan Vezneciler’deki konağı bir zamanlar fakirlerin, kimsesizlerin, bîçarelerin sığınma yeridir. Bu konağın kapısı özellikle ramazanlarda ardına kadar açılır, içeri giren herkes serbestçe iftarını yapar. Zeynep hanım o kadar şefkatli ve merhametlidir ki, sadece konağa gelen insanları doyurmakla yetinmez; durumunu söylemeye çekinen fakir fukaraya da ayrıca şefkat kollarını açar; kimsesiz kız çocuklarını bizzat evlendirir; ramazanlarda bildiği, tanıdığı fakirlerin evlerine ramazaniyelik adı altında gerekli yardımı gönderir. Onca hayır hasenatının yanında halkı memnun etmesini o kadar iyi becerir ki, Kartal’da yaptırdığı bir çeşmenin açılış merasimlerinde musluklarından limonata ve vişne şerbetleri akıttırmayı bile ihmal etmez. Mertliğin bu kadarı! 3 Ocak 1868 Cuma akşamı Abdülaziz Han, iftar topuna birkaç dakika kala Zeynep hanım konağında iftar etmeye karar verir, çevresine bile gideceği yeri bildirmez. Kısa bir yolculuktan sonra Hünkârın arabası büyük bir ihtişamla konak önünde durur, başta ev sahibi paşa olmak üzere iki sıra dizilmiş konak halkı Hünkârı saatlerce bekliyormuş izlenimiyle karşılar. Yemekler yenilip kahveler içildikten sonra teravih kılınır, zâti şahane avdet için maiyetine emir verdiği sırada Zeynep Kamil Hanımefendi bir altın tepsi içinde bütün mücevheratını, incisini, altınını da emlâklerin tapularını koyup başına bir incili kreple örterek huzura çıkar ve sonra tepsiyi Hünkâra takdim ederek, kabul buyrulmasını rica eder. Sultan Abdülaziz ise vezirinin debdebesinden, servet ve ihtişamından fevkalâde memnun olmuş, güler bir yüzle Zeynep Kamil hanımefendiye, “Kabul ettim hanımefendi, ben de bu değerli hediyeleri size hibe ve iade ediyorum” diyerek tepsiyi geri verir ve fazla olarak da kendi göğsündeki Murassa Şefkat Nişanını Zeynep Kamil’e verir. Her güne bir dua İstihare namazı ve duâsı Gusül abdesti alınır. Gusülden sonra, “İstihâreye niyet ettim” diyerek iki rekât namaz kılıp, yatılır. Birinci rekâtta (Kâfirûn), ikinci rekâtta (İhlâs) sûresi okunur. İstihâre yapması sünnettir. İstihâre namazından sonra şu duâ okunur: “Allahümme innî estehîrüke bi-ilmike ve estaktirüke bi-kudretike ve es’elüke min fadlikel’azîm fe inneke takdirü ve lâ akdirü ve tâ’lemü velâ a’lemü ve ente allâmül-guyûb” Yedi gece böyle istihâre yapılır. Sonra, kalbe gelen şey yapılır. İstihâreden sonra, abdestli olarak, kıbleye dönüp yatılır. Rüyâda beyaz veya yeşil görmek hayra alâmettir. Siyah veya kırmızı görmek şerre alâmettir denildi. İstihâre namazını başkasına kıldırmak sünnet değildir. İstihâre yapmasını öğrenmeli, bu sünneti kendisi îfâ etmelidir. Bedenle yapılan ibâdetleri başkasına yaptırmak câiz değildir. Seyyahların kaleminden... “Türkler nezaketli insanlardır” “Paşasından sokak satıcısına kadar istisnasız hepsinde birer derebeyi ihtişamı vardır. Hepsi aynı terbiyeyi görmüş ve bir nevi asalet vakarı içinde yetişmiş oldukları için, eğer kıyafet farkları olmasa, İstanbul’da bir aşağı tabakanın mevcut olduğunu ilk bakışta hiç kimsenin fark etmesine imkan olamaz... Gerçekten, görünüşe göre İstanbul’un Türk halkı Avrupa’nın en nazik ve en kibar cemaatidir.” (Edmondo de Amicis, Yazar) “... Müslüman-Türk nezaketinden bahse mecbur olduğumu zannediyorum... (Nezaket) Türkler’de bilakis milli seciyelerini teşkil eden sarsılmaz hakkaniyet ve adaletle hayırhahlık ruhunun tabii bir neticesidir. Zaten Kuran’da nezakete ait ayetler vardır ve o mukaddes kanunun bütün düsturları gibi bu ayetler de aynen ve harfiyen tatbik edilir.” (A. Brayer) “(Türk kayıkçıları) Son derece naziktirler. Adeta bir harp halini andıran karışıklıklar içinde bile insan hiçbir hakarete uğramadan ve hatta hiçbir küfür sözü işitmeden hedefe vardığını görünce hayretler içinde kalır.” (Antoine-Laurent Castellan, yazar, ressam, seyyah) > Bayrağı bırakmayan kahraman Mus’ab bin Umeyr, Uhud savaşına katılıp sancağı taşıdı, büyük gayret ve kahramanlıklar gösterdi. Bu savaşta, Sevgili Peygamberimizin yanından ayrılmayarak, saldıranlara karşı koyuyordu. İki zırh giyinmişti. Bu haliyle peygamberimize benziyordu. Müşrik ordusundan İbn-i Kami’a adında biri peygamberimize saldırırken, Mus’ab bin Umeyr onun karşısına çıktı. Bu müşrik, bir kılıç darbesiyle Mus’ab bin Umeyr’in sağ kolunu kesti. O da sancağı derhal sol eline aldı. İkinci bir darbeyle sol kolu da kesilince sancağı kesik kollarıyla tutup göğsüne bastırdı. Bu haliyle kendini Peygamber Efendimize siper yapan Mus’ab bin Umeyr’in üzerine hücum eden İbni Kami’a, vücuduna bir mızrak sapladı ve Mus’ab bin Umeyr yere yıkılıp şehit oldu. Bundan sonra, sevgili peygamberimiz sancağı Hazret-i Ali’ye verdi. Mus’ab bin Umeyr, zırh giydiği zaman peygamberimize benzediği için, müşrikler onu şehid edince peygamberimizi öldürdüklerini zannetmişlerdi. Eshâb-ı kirâmdan Ubeyd bin Umeyr şöyle anlatır: Resûlullah Efendimiz Mus’ab bin Umeyr’i şehid olmuş görünce, başı ucuna dikilerek, Ahzap sûresinden:(Mü’minlerden öyle yiğitler vardır ki, onlar Allah’a verdikleri sözde sadakat gösterdiler. Onlardan bazıları şehid oluncaya kadar çarpışacağına dair yaptığı adağını yerine getirdi. Kimisi de şehid olmayı bekliyor. Onlar, verdikleri sözü asla değiştirmediler) meâlindeki âyet-i kerimeyi okudu ve sonra, şehidler için; (Allahın Resûlü de şahittir ki, siz kıyâmet günü Allah’ın huzurunda şehid olarak haşrolunacaksınız) buyurdu. Daha sonra yanındakilere dönüp, “Bunları ziyaret ediniz. Kendilerine selâm veriniz. Allahü teâlâya yemin ederim ki, kim bunlara bu dünyada selâm verirse, kıyâmette bu aziz şehidler kendilerine mukabil selâm vereceklerdir” buyurdu. Daha sonra şehidler defnedildi. Mus’ab bin Umeyr’e kefen olarak bir şey bulunamamıştı. Vücudu kaftanı ile ve ayak tarafı da otlarla örtülmek suretiyle defnedildi. > Hadis-i Şerîf Receb-i şerîfin bir gün evvelinden, bir gün ortasından ve bir gün de sonundan oruç tutana, Receb-i şerîfin hepsini tutmuşçasına, Hak teâlâ hazretleri lutf-ü ihsânda bulunur. Her kim Şa’bân-ı şerîfde üç gün oruç tutarsa, Hak teâlâ, Cennet-i a’lâda ona bir yer hâzırlar. “Estagfirullah el’azîm ellezî lâ ilâhe illa hü vel-hayyel kayyûme ve etübü ileyh”. Her tövbeyi ve namâzları müteâkib okumalıdır. [Se’âdet-i Ebediyye: 101.] Kâfirlere dünyâda hâsıl olan nimetler, onların harâb olmaları için, istidrâc yolu ile, nimet şeklinde gösterilmişlerdir. Tâ ki, yüz çevirme ve dalâletde gark olmaları içindir. [Se’âdet-i Ebediyye: 503.] > Kastamonu mutfağından Etli Pırasa Dolması Malzemeler: * 1,5 kilo kalın pırasa * 2 adet soğan * 2 kahve fincanı pirinç * 250 gram orta yağlı kıyma * 2 yemek kaşığı salça * Yarım demet maydanoz * 3 yemek kaşığı margarin * Yarım limon suyu * Yeteri kadar tuz, karabiber Hazırlanışı: Pırasaların beyaz kısımlarını önce uzunlamasına sonra enine doğru ikiye kesin. Kestiğiniz parçaları yıkayıp çok az su ve tuz ile çok fazla yumuşamayacak şekilde haşlayıp süzün. Soğan ve maydanozu ince ince kıyın. Sonra kıyma, soğan, maydanoz, salça, tuz, karabiber ve önceden yıkanmış pirinci katarak dolma harcını hazırlayın. Pırasaların içindeki iç zarını çıkarın. Birer katını açarak üçgen şekilde malzemeyi koyup sarın. Tencereye dizin. Margarini küçük parçalar halinde üzerine yerleştirin. Üzerini örtecek kadar su ekleyip kısık ateşte pişirin. Tencereyi ateşten indirmeye yakın yarım limon suyunu üzerine gezdirip sıcak olarak servise sunun. > Ezogelin Çorba, Etli Pırasa Dolması, Paçanga Böreği Çoban Salata
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT