BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Orman kanununuu... Yazsam yenideeeen...

Orman kanununuu... Yazsam yenideeeen...

Bildiğim iki şarkı var, biri “çeksene elini ayı, kırcan mı belimi...” filan gibi bir eser. Son yılların en büyük bestesi... Diğeri ise başlıktaki...



Aslan, 4 günlük yıllık izne çıkacaktır. Her seferinde yetkilerini güçlü olana devretmekten bıktığı için o yaz bir değişiklik yapmak ister ve tavşanı çağırır. “Ben 4 gün izne çıkıyorum. Bütün yetkilerim senin olacak. Topla bütün hayvanatı, onlara ben açıklayacağım.” Şaşkın tavşan toplar tüm orman halkını. Aslan, “Yetkilerim 4 gün için tavşandadır. Karşı çıkan olursa döndüğümde beni bulur karşısında, ona göre” der. Aslan gider gitmez, havaya giren tavşan, önce tilkiyi yakalar. İki tokat atar. Tilki kızar ama içine atar ve döner gider. Sonra sansar, iki yumruk yer. Ardından çakala bir kafa, iki tokat, derken tavşan yılların acısını çıkarmanın keyfiyle köprüye yönelir. Ayıyı görür. “Gel bakim buraya” der, Ayı şaşırır. Tavşan gider, bir kayaya çıkar ve Ayı’ya tekme tokat girişir. Ayı çok kızar ve tavşanı aldığı gibi parça pinçik buruşturur ve yere fırlatır. Tavşan ölmek üzeredir ve ağzından şu sözler dökülür: “Ulan ayı oğlu ayı... Zaten hangi toplantıya geldin ki...” Orman kanununuu... Yazsam yenideeeen... Bildiğim iki şarkı var, biri “çeksene elini ayı, kırcan mı belimi...” filan gibi bir eser. Son yılların en büyük bestesi... Diğeri ise başlıktaki... Yaz günü içimden şarkı söylemek geçiyor ama sesimin bet durumu nedeniyle içimden fikri geçiyor şarkıyı mırıldanmanın, sesi çıkmıyor iyi ki... Bunaldım anlayacağınız... Bıktım, her haziran ayında “gelen” ama bir türlü “gelemeyen” adamlardan. Yaşı 26 iken “gelecek” olan birinin, yaşı 30’u geçtikten sonra bile hâl⠓gelememiş” olmasından da sıtkım sıyrıldı. Bu işin her kesiminde maalesef bir “orman kanunu” geçerli ve kocaman kravatlı adamlar yaz gününde bile onu gevşetemeden; sallıyor ortalığa. Mal bulmuş mağribi gibi santimetre kareleri doldurmak zorunda olan ve sadece bir takımımızın, o da “yarım yamalak” kadrosuyla açtığı sezondan yeterli haber, daha doğrusu kendilerini tatmin edecek sayıda “dedikodu” bulamayanlar da. Bunu servis etmeye bayılıyor... Transferin gazı hafiflese bile sayfaların buna tahammülü olmadığından “üretim” başlıyor. Transfer çekişmeleri zaten “orman yasası” ile yaşanıyor ve maalesef “aslan izinde” olduğundan tavşana biat ediyoruz. Sonra sezon başı baltaları çıkacak ortaya. Sezon boyunca bir daha girmeyecek toprağa ve biz güzelim 8 ayı “afyonlanmış” gibi uyurgezer bir halde geçireceğiz. 1919’da Brezilya Uruguay’ı 1-0 yenerek ülkeyi bayram yerine çevirdi. Güney Amerika şampiyonu olmuşlardı. Artur Friedenreich’ın o golü atan çamurlu ayakkabısı, çamurlarıyla birlikte aylarca bir kuyumcu dükkanının vitrininde kaldı. Alman bir babayla, zenci bir çamaşırcı kadının oğluydu ve “yeşil gözlü bir siyah” olarak futbol tarihinin en çok gol atan adamı unvanıyla tarihte yerini almıştır. Friedenreich, Pele’nin 1279 resmi golüne karşılık, resmi 1329 golle tarihin en çok gol atan golcüsüdür. 26 yıl boyunca birinci ligde aralıksız oynadı ve hiçbir sezon bir kuruş bile kazanmadı. O zamanlar, ne sözleşme vardı, ne de transfer. Futbolcu isterse maçtan çıkar ve bir başka takıma gider oynardı. Bunu yaptığında oturduğu evi yakarlardı ama o kadar da olsun. O zamanın “orman kanunu” seyircilerden yanaydı. Şimdi “seyircilere karşı”dır. Oyuncular zavallıydı, yöneticiler amatördü o zamanlar... Şimdi seyirciler, yani sizler zavallısınız... Kandırılıyorsunuz... Kullanılıyorsunuz... Vahşi kapitalizm Eskiden para yok, manevi değerler çoktu. 1938 Dünya Kupası öncesinde Almanya’nın “üstün ırk” felsefesini ihraç etmesi zamanı gelmişti. Hitler’in ordusu Avusturya’yı işgal etti ve Avusturya’nın en iyi beş oyuncusunu milli takıma alıp Dünya Kupasında İsviçre gibi bir köy takımı karşısına çıktı. Amaç, üç gün sonraki Joe Louis- Maximilan Schmelling ağır sıklet boks maçını, futbol maçıyla birlikte kazanıp, Jesse Ovens’in uzun atlamada Hitler’in gözleri önünde patlattığı “üstün ırk” safsatasını tekrar kabul ettirmekti. Bir ülkenin milli takımının yarısı bir başka ülkenin milli takımına alınmıştı. Orman kanunu işte... Sonra... İsviçre yeniverdi sarı sarı Alman takımını. Üç gün sora da Max Scmelling yerle bir oldu ringde üstelik bir “siyah” adama, yani “aşağılık bir ırkın” temsilcisine karşı. “Üstün ırk” elinde patlamıştı Hitler’in... 1989’da Carlos Menem Arjantin formasıyla Maradona ve arkadaşlarıyla birlikte bir gösteri maçına çıktığında göğsünde “Renault” yazıyordu ve kimse anlayamadı Arjantin başkanı mı yoksa Renault Genel Müdürü mü?.. Kırk ülkeye süt ürünleri pazarlayan “Parmalat”, İtalyan Parma takımına yıllık 4,5 milyon dolar ödeyip yıllık 15 milyon dolar ciro yaparken, bu takımı sportmenlik dışına bile çıkma pahasına arkadan itmedi mi?... 1936 Olimpiyatlarında Adolf Dassler, üç bantlı Adidas ayakkabıları giydirdi Alman atletlerin ayağına ilk kez. Spor alanına marka orada girdi ilk kez ve marka değerini hiçe sayarak, Hitlere ödenen inanılmaz bedeller karşılığında. Adidas fabrikasındaki tüm Yahudileri SS subaylarına teslim etmek pahasına. 1990 yılında ise bu güç öylesine bir hal aldı ki; final maçında iki takım ve hakemlerin giysilerinin tümü, üstelik topun markası bile Adidas olmuştu. Öylesine bir tartışma başladı ki, hâlâ daha sadece hakemin düdüğünün ipinin bir marka taşımadığı konuşulur. Vahşet... Vahşi kapitalizm bizim saf ve temiz oyunumuzu daha nerelere götürecek diye düşünürken, hafif bir ıslık eşliğinde, deniz kenarında ve akşam üstü serinliğinde, sesimin tüm detoneliğiyle söylüyorum: “Orman kanununuuu... Yazsam yenideeen...” Bu yazıyı daa aynen... Yayınlatsam seneye yenideeen... Siz seyircilere ise bir tek sözüm var... Siz siz olun toplantılara gelmeyi sakın ihmal etmeyin... S-ÖZ Aziz Başkan’ın bu “dayatmacı Fenerbahçe mantığı” ve “bir gün herkesin ne olacağı” meselesi devam ederse, “Vatan-Millet- Sakarya” durumu; korkarım ki, Vatan-Millet-Sarıkanarya durumuna dönüşecek... Takıma bak be!.. Kalede sorun yok... Savunmanın göbeğinde küçük bir kavga. Bekir, Bilica, Edu, Önder ve belki de Poulsen... Sağda Önder, Gökhan, Ali Bilgin... Solda Carlos, Vederson ve Uğur Boral... İleride Semih, Güiza, İlhan... Aradan çıkanlar sadece Can Arat ve Gökhan Emreciksin oldu ama ferahlık getirir mi?.. Ortada büyük kavga var. Emre Belözoğlu, Mehmet Topuz, Alex, Deivid, Colin Kazım, Özer... Ayrıca Uğur Boral, Ali Bilgin, Vederson da buranın alternatifi... Üç kişilik yere 9 alternatif... Bir de gelecekleri sayarsak, durum felaket... Bu bölgede “rekabet” değil, “rekaket” olur ancak... Futbolun yöneticilerinin “şiddetli demeçleri” bırakması mümkün olmadığına göre spordaki şiddet asla bitmeyecektir. Giderek artacaktır da. Bu yıl İran sokaklarına dönecek stat çevrelerine kendinizi şimdiden hazırlayın.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT