BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > İşte o ânı yakalamak...

İşte o ânı yakalamak...

Hatırayı okuduğunuzda, okuyucumuzun ismini neden belirtmediğimizi anlıyacağınızı ümit ediyoruz. Kapıdan içeri girdiğimde “Eyvaah!” dedim. “Yine en az yarım saat bekleyeceğim.



Hatırayı okuduğunuzda, okuyucumuzun ismini neden belirtmediğimizi anlıyacağınızı ümit ediyoruz. Kapıdan içeri girdiğimde “Eyvaah!” dedim. “Yine en az yarım saat bekleyeceğim. Bu ne kalabalık ya Rabbi. Şu İstanbul’da hayat kalmadı canım. Her ne yöne gitseniz sıra var...” Bu duygularla, önce gidip otomatik numaratörden sıra fişimi aldım. Bir kenara çekilip beklemeye başladım. Öyle reklamlarda söylenenlere bakmayın siz, bankalar henüz reklamlarda anlatıldığı gibi değil... Hâlâ kuyruklar var... 2000’li yıllara girerken tek gelişme şu olmuş. O da birbirinin ardına karınca dizilir gibi dizilmiyorsunuz da, sıra numarası alıp sıranız geldiğinde bankoya yaklaşıyorsunuz. Kenara çekildiğimde baktım az ileride garibanlığı her halinden belli yaşlı birisi var.. Şöyle bir göz gezdirdim oturulacak yerleri. Hepsi dolu. Kimsenin de kimseye yer vermek gibi bir derdi yok. O bir kültür farkı idi, geçen yüz yılla birlikte tarih oldu. Hoş, amcanın da yer beklentisi yok. Belli ki onun da tek arzusu bir an önce bankadaki işini tamamlayıp gitmek. Bir yandan böylesi duygular yaşarken bir yandan da amcayı seyrediyorum. Aaa, bir baktım bir elinin parmakları yok. Yüreğimin bir yerlerinde birşeylerin koptuğunu hissettim. Aynı zamanda adımlarımın da ondan tarafa doğru atıldığını... -Merhaba amca? Şöyle tanımak istercesine, yüzümde dolaştı baktı fersiz gözleri. Çıkartamamıştı. Ama cevap verdi: -Merhaba. Ben konuşmak istiyordum ya, devam ettim: -Emekli maaşı mı? “Amaan sen de... İşte laf olsun diye geliyoruz. Maaş diye ne verirlerse alıyoruz” der gibi elini oynattıktan sonra cevap verdi: -He ya, 65 yaşını dolduranlara verilen maaş. Onu almak için ta buralara geldim. -Uzakta mı oturuyorsun? -Kasımpaşa’dan geliyorum. Bu şubeden alabiliyorum parayı. Neden buradan alabildiğini sormadım. Soramadım. Çünkü devam ettiği konuşmalar insana dudak büktürecek kadar vardı: -Kimim kimsem yok. Verecekleri para da olmasa açım aç. İki gündür sabırla bekledim bu günü. -Ne kadar alacaksın amca? -Onbeş milyon işte. Fakirlik edebiyatı yapmanın hiç anlamı yoktu. İki kişi bir lokantaya otursa bu parayla kalkamazdı. Gerçekten, hiçbir şey almadan sadece günde üç ekmek alsa on milyonu buluyordu. Bu adam ve belki aynı yaştaki eşi neyle geçiniyordu? Artık aklınıza ne türlü bir yorum gelirse kabul. Bu hali yorumlamakla da bitiremezsiniz. Benim asıl diyeceğim başka. Çünkü içimde hâlâ yaşadığım vicdan azabı var. Parmaklarını makineye kaptırdığını da anlatan amcanın ayaklarına kara su inmişti. Kolay değildi o yaşta onca yolu yürüyüp gelmek ve o yaşta yarım saat ayakta beklemek. Derken çağırdılar onu da. Gözleri ışıdı birden. Son gayretini sarf edip cevval adımlarla gişeye vardı. Elindeki belgeyi uzattı. Belgeye bakan memur, gülümseyen bir tavırla ne dese beğenirsiniz: -Ama, sizin maaşlarınızı vermeye daha bir gün var. Yarın geleceksiniz. -Yarın mı? -Evet, yarın. Başıma gelmediği için bilmiyordum ama, emeklilerin tek-çift diye belirli günleri varmış. Boynunu büküp gişeden ayrıldı. Kapıya yöneldiğinde bir an “Yahu alacağı neydi ki, vereyim şu parayı gitsin” dedim. Sonra nedendir bilemem tereddüt ettim. Belki tepki olur zannettim? Belki anlık bir şey yapıp da paraya kıyamadım bilemiyorum ama, adamcağız kapıdan çıktı gitti ve ben o parayı ona veremedim. Oysa ne olurdu çıkartıp o parayı bir anlık duyguyla eline tutuşturuversem. Benim için, çok şükür o miktarda bir paranın değeri yoktu gerçekten. Ama veremedim işte... Veremedim... Aradan iki ay geçti, o gün bugündür yüreğim yanıyor biliyor musunuz? Vicdan azabı çekiyorum.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT