BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Sahabeler ve
veliler arasında

Sahabeler ve
veliler arasında

Peygamber Efendimizin vefatından sonra arkadaşları hicret ediyor. Suriye topraklarına 10 binden fazla sahabe yerleşiyor. Bu hicretin en büyük durağı Şam oluyor.



YAZI DİZİSİ ŞİMDİ?DAHA?YAKIN: SURİYE -3- İNAN ARVAS inan.arvas@tg.com.tr ŞAM’A 10 BİNDEN FAZLA SAHABE YERLEŞİYOR Peygamber Efendimizin vefatından sonra arkadaşları hicret ediyor. Suriye topraklarına 10 binden fazla sahabe yerleşiyor. Bu hicretin en büyük durağı Şam oluyor. Bu hicretlerle şereflenerek ilim irfan menbaı olan Şam’da daha sonra çok büyük evliyalar yetişiyor. Hazreti İbrahim, Nuh, Hud, Lut, Eyyüb, İsa aleyhisselamlar ve Peygamber Efendimiz de bir müddet Şam’da bulunuyor. Peygamberler diyarı olarak bilinen Şam’a 10 binden fazla sahabe yerleşince ayrıca “Sahabeler Diyarı” diye de anılmaya başlıyor. Eshab-ı Kiram Resulullah Efendimizin vefatından sonra İslamiyeti yaymak için Medine’den çıkıyor. İstikamet belli. Sevgili Peygamberimizin ‘övdüğü şehir’ Şam. Şam ve civarındaki şehirlerde birçok ünlü sahabe medfûn. Kimler diyeceksiniz? Mesela; Bilal-i Habeşi, Hazret-i Muaviye, Abdullah bin Ümmi Mektum, Peygamber Efendimizin hanımları Ümmü Habibe ve Ümmü Seleme annelerimiz, Hazreti Ali Efendimizin kızı Zeynep ve Ümmü Gülsüm, Hazret-i Hüseyin’in kızları Sekine ve Fatıma, Dıhye-i Kelbi, Ebu Derda ile Ebu Hureyre (Radıyallahu anhüm) ve daha kimler kimler... Aynı zamanda İslam dininin en büyük âlimleri de bu topraklarda yetişmiş ve buralara defnedilmişler. Yanık sesli Bilal Şam’ın manevi nabzı “Bab-üs Sagir”de atıyor. Hiç ummadığınız bir yerde karşınıza menkıbeleri ile büyüdüğünüz bir mübareğin kabri çıkıyor. Türbeler temiz ve bakımlı, Suriyeliler yadigarlara gözleri gibi bakıyor. İlk durak elbette ki Resulullah Efendimizin müezzini Bilal-i Habeşi hazretleri... Ehad... Ehad! “Allah bir’dir, Muhammed onun kulu ve elçisidir” sözünü söylediği için türlü işkencelere maruz kalan, Habeşli Bilal buğulu, yanık, hüzünlü sesi ile tanınıyor. Hazreti Bilal Peygamberimizin vefatından sonra her yerde Resulullah’ın hatırasını görüyor. Yüreği sızlıyor, gözyaşlarına boğuluyor. Resulullah Efendimizden sonra bir daha ezan okumuyor. “Artık Medine’de duramam” deyip Şam’a hicret ediyor. Resulullah mı dirildi? Yıllar geçiyor, bütün davetlere rağmen Hazret-i Bilal bir türlü Medine’ye dönmüyor. Hazreti Ömer, “onları kıramaz” diyerek Peygamber Efendimizin torunları Hazreti Hasan ve Hüseyin’i aracı yapıyor. Bunun üzerine Bilal-i Habeşi Medine’ye gitmeye karar veriyor. Hazreti Hasan ve Hüseyin Efendilerimiz onu görünce hemen boynuna sarılıyor, “Ne olur Ya Bilal, bir kerecik ezan oku” diye yalvarıyorlar. Resulullah’ın kabrini ziyaret edince kabirden, “Bizi ferahlat ey Bilal” sesini işitiyor. Hazreti Bilal’in kalbi titriyor, gözlerinden yaşlar akıyor. Etrafta kimsecikler yok. Sessizce mescidin duvarına çıkıyor, elini kulağına atıyor. Hazreti Bilal daha “Allahü Ekber, Allahü Ekber” der demez mescitteki herkesin dizlerinin bağı çözülüyor. Bütün Medine halkı akın akın Mescid-i Nebevi’ye koşuyor. İnsanlar Resulullah’ın dirildiğini zannediyor. Bilal-i Habeşi birinci “Eşhedü enne Muhammeden Resulullah”ı söylüyor ama ikinci de hıçkırıklara gark oluyor. Oracığa yığılıp kalıyor... Medineliler mahzun, göz yaşları sel oluyor. Hazreti Bilal bir müddet Medine’de misafir kaldıktan sonra tekrar Şam’a dönüyor. Son nefesine kadar dini İslam’ı yayıyor. İbn-i Abidin mi? dedin!.. Geliyoruz Abdullah bin Ümmi Mektum hazretlerine. Ümmi Mektum Resulullah’ın ikinci müezziniydi. Çok büyük bir zat öyle ki Abese suresinin inmesine vesile olacak kadar. Şirin mütevazı bir kabri var, üzerinde Osmanlı tuğrası... Edeple ziyaret edip çıkıyoruz. Hemen ileride yeşil kubbeli diğer türbelere göre daha büyük olan Hazret-i Muaviye’nin kabrini ziyaret ediyoruz. Yanında ayrıca sahabeden Feddale bin Ubeydullah, Suheyl bin Hanzala ve İbni evs Es-Sekafi, Vaile bin Eska’da yatıyor. Bütün türbeler açık fakat burası kapalı hatta her tarafı demir parmaklıklarla örülmüş. Zira İranlılar tahrip ediyorlar. Peygamber Efendimizin hanımlarını ziyaret ettikten sonra ayrılıyoruz. Etrafı paslı parmaklıklarla örülü bir kabir görüyoruz. Birisi içli içli dua ediyor. Duası bitince soruyorum. Kim bu zat. İbni Abidin rahmetullahi aleyh demez mi? İbn-i Abidin hazretleri Osmanlı döneminin en meşhur alimlerindendi. Binlerce talebe yetiştirmişti. Bab-üs-sagir kabristanından çıkınca yolun ilerisinde bulvar gibi bir yerde 300 veliden ders alarak yetişen büyük hadis ve fıkıh alimi İbn-i Asakir Hazretlerini ziyaret ediyoruz. KAPIYA KİLİT VURULMUŞ İslam Halifesi ve Resulullah’ın kayınbiraderi olan Hazret-i Muaviye’nin kabri Şiiler tarafındann tahrip edilmiş camları kırılmış. Tedbir için kapıya kilit vurulmuş. Ne acı değil mi? İRANLILARIN FERYATLARI YÜKSELDİ Hazret-i Hüseyin’in kızları Sekine ve Fatıma Hazretlerinin kabrinde huşu içinde dua ederken bir grup İranlı içeri girdi. Grubun feryat ve çığlıkları türbede yankılanıyordu. HADİS İLMİNDE “İMAM” İDİ... İbni Asakir rahmetullahi aleyh 300 velinin sohbetinde kemâle ererek birçok fıkıh kitabı yazdı. Dünyanın dört bir yanından pek çok kimse ve Sultanlar sohbetlerine katılarak şereflendi. Şamlıların öğretmeni EBU DERDA HAZRETLERİ Şamlılara İslamiyeti öğreten sahabeye “Ebu Derda hazretlerine geliyoruz. Hamidiye Çarşısının az aşağısında. Türbe genişletilip cami haline getirilmiş. Bu kabirden de hoş bir koku yayılıyor. Biliyorsunuzdur Ebu Derda bir türlü imana gelmiyor. Ki ailesi içinde en son iman etmiş kişidir. Kalbi iman nuru ile şereflenince ticareti bırakıp kendini tamamen ibadete veriyor. Bedir Gazası’nda daha imanla şereflenmemişti. Ama Uhud’da öyle bir cenk etti ki dillere destan. Resulullah Efendimizin vefatından sonra Hazret-i Ömer’e “Bana müsaade et, gidip insanlara Resulullah Efendimizin sünnetini öğreteyim” buyuruyor. Hazreti Ömer’in müsaadesini alan Ebu Derda radıyallahü anh Şam’a yerleşiyor. Daha sonra Şam Kadısı görevini yürütüyor. Ebu Derda hazretleri Resulullah Efendimizden bütün öğrendiklerini, duydukları ve gördüklerini Şamlı Müslümanlara bir bir anlatıyor. Kur’an-ı Kerim’i ezberleyen Ebu Derda hazretleri Kur’an derslerine çok önem veriyor ve Şam’da binlerce hafız yetiştiriyor. Cebrail’in, suretine girdiği sahabe Dıhye-i Kelbi Cebrail aleyhisselam Dıhye’nin suretinde Resulullah’a gelmişti. Hasan ve Hüseyin kapıyı açar açmaz ellerini ceplerine soktular fakat bir şey bulamadılar ama bu Dıhye’nin âdetiydi... Şam’da Mezee bölgesine Dıhye-i Kelbi hazretlerini ziyarete geliyoruz. Büyükçe bir kabristan. Sivrilen kabir taşları arasında bir türbe beliriyor. Kimsecikler yok ıssız ve sessiz. Eskimiş ve boyası dökülmüş, kapıyı ittiriyoruz. Gıcırdayarak açılıyor. Yerdeki serili minderlere oturup mübarek sahabenin ayak ucuna oturuyoruz. Dıhye-i Kelbi hazretleri İslamiyetle şereflenmeden önce çok zengindi, aynı zamanda kabile reisiydi. Resulullah Efendimize Müslüman olmadan önce de geliyor ve hediyeler getiriyor. Resulullah hediyelere kıymet vermeyerek onun iman etmesi için dua buyuruyordu. Bedir gazasından sonra Cebrail aleyhisselam Dıhye’nin iman edeceğini Resulullah’a haber verdi. Bu kez Dıhye müslüman olmak için Resullah’a gelmişti. Resulullah efendimiz üzerindeki hırkasını Dıhye’nin oturması için yere serdi. Dıhye hırkayı alıp yüzüne gözüne sürdükten sonra başının üstüne koydu. Kalbi nurla doldu öylece imanla şereflendi. ELİ BOŞ GELMEZDİ Hazret-i Dıhye’nin çok güzel bir yüzü vardı. Resulullah’ın torunlarını Hasan ve Hüseyin’i çok severdi. Resulullah’a her gelişinde onlara hediyeler getirerek sevindirirdi. Bir gün Cebrail aleyhisselam Resulullah’ın huzuruna Hazreti Dıhye’nin suretinde gelmişti. Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin, Dıhye zannedip yanına koştular. Ellerini ceplerine soktular ama bir şey bulamadılar. CEBRAİL ÜZÜLÜNCE... Resûlullah Efendimiz mahçup olup buyurdu ki; “Ey Cebrâil kardeşim. Torunlarımın bu hareketini kabalık ve edepsizlik zannetme. Onlar seni Dıhye sandılar. Dıhye ne zaman gelse hediye getirirdi. Bunları böyle alıştırdı.” Cebrail aleyhisselam bunu duyunca çok üzülüyor. “Dıhye Resulullah’ın torunlarına hediyesiz gelmiyor da, ben nasıl geliyorum” deyip ellerini uzatıyor. Derken elinde cennet meyvelerinden bir salkım üzüm ile bir nar getip Hasan ve Hüseyin Efendilerimize veriyor. Mutluluktan havalara uçan Resulullah’ın mübarek torunları yiyeceklerini alıp mescidin bir köşesine çekiliyor. Derken yanlarına ihtiyar, aksakallı, yüzü gözü toprak içinde kalmış, elinde baston olan biri geliyor; “Açım yiyecek bir şey verin” deyince Hazreti Hasan ve Hüseyin Efendilerimiz ellerindeki meyveyi adama uzatınca Cebrail aleyhisselam bir hışımla kalkıyor, “Vermeyin o mel’una. O şeytandır. Cennet nimetleri ona yasaktır” buyurarak şeytanı oradan kovuyor. YARIN: KASSİYUN’DAKİ GÜNEŞ: MEVLANA HALİD-İ BAĞDADİ
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT