BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Bir gezinti

Bir gezinti

Sultanahmet’ten, Topkapı iç surlarına oradan saray kapısına çıkan yola bayılıyorum. Hem yokuşsuz, hem çiçeklerle ve mimarî şaheserlerle dolu bir yol. Üstelik kışın da tek tük turiste rastlanır, ama kalabalık yok.



Sultanahmet’ten, Topkapı iç surlarına oradan saray kapısına çıkan yola bayılıyorum. Hem yokuşsuz, hem çiçeklerle ve mimarî şaheserlerle dolu bir yol. Üstelik kışın da tek tük turiste rastlanır, ama kalabalık yok. Nakışları, kuleleri, duvarlarındaki “hat’lar” ile burası ne kadar bizden, baba evi gibi cana yakındır. Yanıma aldığım arkadaşla bu yolu gitmeye bayılırım. Fakat ne hikmettir! o yolda, o sarayın kapısında bile çoğu günlerde, karşıma bir “yasak” çıkar. Hiç de sebep yoktur. Bazan, gelişlerine can attığımız, üstüne kucak dolusu reklam parası harcadığımız turistler bile durdurulur. “Yasak” sebebini anlayamayan gözü hayranlıkla dolu seyyahın, bütün neşesi benim gibi kaçıverir. Sahi! Memnû’ya, yasağa, geçemezsin’e! ne kadar düşkünüz biz... Bu yasak bizim asırlar sürmüş huyumuzdur. Ama elin garibine, seyyahına bu sebepsiz müdahaleyi nasıl anlatırsınız? Avrupa terbiyesi almış adam... Bakarsınız, ferdî hayatına, şahsi hürriyetine karışmak sayıp bozulur bize ülkesine dönüp yazar. * * * Bu gezintilerimde, asıl canımı sıkan ise, çoluk çocuğun, ipsiz sapsızın, çoğu da terbiyesiz çer çöp satıcısının, meydan sokak ve bahçelerde yaptıkları rezilliklerdir. Bir turist görmesinler, üçer beşer yolunu keser, yanına oturur, bilmedikleri her lisanla lâf atar, sohbete kalkışırlar. “Hayır!” der dinlemezler, ıvır zıvır satmak için itip kakmaya, oralarını buralarını çekiştirmeye kadar giderler. Bu tutum, gelenlere eziyet, hatta işkence ve saldırıdır. Yılgınlıktan, sinirden kudurdukları turistlerin suratlarından anlaşılır. İmdad ister gibi gelip geçenlerin yüzlerine bakarlar. Güzel İstanbul’a, şaheser kapılara, kulelere... Bir de bunlara bakarlar. Üç beş kendini bilmez etraflarına doluşunca onlardan çoğunun “polis yok mu” diye bağırıp canlarını kurtarmaya çalıştıklarına, kaç kere şahit oldum. “Polis! Polis!” yoktur. Her tarafta, hatta cami girişlerinde bile (herhalde mecburen) hemşehrilerimizi birbirlerinden korumakla görevlendirilen “zabıta” kardeşlerimize bu garipleri de koruma emri verilse ne güzel olur. Gelip geçerken turistlerin uğradıkları perişanlığı görüp utananlardan biri de benim. Kaç defa gitmiş olduğumuz Avrupa şehirlerinde, hatta komünist dikta diyarlarında dahi görmedim böylesini. Sınırlarımızdan çıkarken, Türkiye’ye, gezip ferahlamak için mi, yoksa eziyet görüp bunalmak için mi geldiğini hâlâ anlayamayan, dünya insanlarına merhamet eyleyin. Türkçe “Biz bize benzeriz!” sözümüzü onlar nereden bilsinler? * * * Bu gezintilerin havası, temaşası düzgün insanları, boynu bükük bazı kibar satıcıları çok tatlı (!) hatıralar da bırakıyor. İşte bugün hava güzel, ağaçların yaprakları belirmeye yüz tutmuş. Çuha çiçekleri, hercailer, çayır çemen üzerine yayılmış. O hayranlıkla, Lâle Devrinin eşsiz şaheseri III. Ahmed Çeşmesine kadar uzandık. Önümüz sıra dört beş delikanlı. Belli, yeni gördükleri İstanbul güzelliğinden mest olmuşlar. Ellerinde fotoğraf makinaları var. Biri, eşsiz güzellikte çinileri, hat’ları, yalakları ile rüyalara girip bir daha çıkmayacak olan III. Ahmed çeşmesini göstererek “Burada resim çektirelim” dedi. Öbür arkadaşı: “Bir soralım! Sakın içinde yatır bulunmasın! diye dindar bir temkine uyardı gençlerimizi. - Vah dedim vah! Tarihimizi, zarafetimizi, mimarlık şaheserlerimizi, “dünyanın cenneti” diye imrendikleri için o kadar eziyete katlanarak gezdikleri İstanbul şehrini bizim gençler, böyle mi tanıtıyor, şaheser yapıları “türbe” diye mi okutuyoruz çocuklarımıza!
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT