BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Mavi bir kazağın hikâyesi -II-

Mavi bir kazağın hikâyesi -II-

Vapura biner binmez hediye paketini açtım. Bir hafta önce kendisinin giydiği o mavi yün kazağın üzerine iliştirilmiş küçük bir not kâğıdına şu satırları yazmıştı; - Evlat, benim de kazaksız çok günlerim olmuştu... Üzülme, bugünler de geçer... Notu okuduktan sonra bir hayli ağlamıştım...



Vapura biner binmez hediye paketini açtım. Bir hafta önce kendisinin giydiği o mavi yün kazağın üzerine iliştirilmiş küçük bir not kâğıdına şu satırları yazmıştı; - Evlat, benim de kazaksız çok günlerim olmuştu... Üzülme, bugünler de geçer... Notu okuduktan sonra bir hayli ağlamıştım... Başımı kaldırıp hep öfke duyduğum, isyan ettiğim İstanbul şehrine belki de ilk defa farklı bir gözle bakabilmiş ve ‘adamlık daha ölmemiş’ diyerek sevinmiştim... Çünkü; ‘adamları bir buğday başağı gibi öğütüp un niyetine ipe dizen’ bir değirmen gibiydi İstanbul... Bizans oyunlarının kente hakim olduğuna, bu yüzden İstanbul’ un bir daha fethedilmesi gerektiğine inanıyordum. Ceketi çıkartıp hemen kazağı giymiştim... Isınmıştı bir yanım... Isınan yanım yüreğimdi... * Gazeteye gelince ilk iş merhum Olcay Yazıcı’ya sevinçle o mavi yün kazağı gösterip vaziyeti anlatmıştım... Kendisi de o adamı çok seviyordu... Üç yıl boyunca Karaca markalı o mavi yün kazağı giymiştim... Bazılarına ise alay konusu olmuştum, çünkü o mavi yün kazağın kime ait olduğunu yazı işlerinde hemen herkes öğrenmişti ve beni her gördüklerinde ise; ‘vay büyük yazar!’ diyerek dalga geçmişti... Her defasında merhum Ömer Lütfi Mete beni teselli ediyor ve aldırmamam gerektiğini söylüyordu... Bir gün alaylara daha fazla dayanamayıp o mavi kazağı Olcay ağabeye hediye ettiğimde çok sevinmişti... Bir hafta sonra Olcay ağabey Karaca markalı mavi bir yün kazak hediye etmişti... 94 yılıydı... Dışarıda beyaz bir kar yağıyordu... O adam ameliyat olmuştu... Fuat Bol ağabeyle evinde kendisini ziyaret etmiştik... Kendisine bir oduncu gömleği ile çok sevdiği muzlardan götürmüştüm... Hasta yatağından doğruldu, gözleri ıslanmıştı ve sanki her şeyi hatırlamış gibiydi, âdeta helalleşmiştik... Bir türlü iyileşmedi ve 94 yılının bir Şubat Soğuğu’nda âdeta ‘Dünyanın en pis sokağı’ndan göçüp gitti... * Kimdi o adam? ‘Adam gibi adam’ rahmetli Tarık Buğra‘ydı... Ömrü boyunca kalemiyle âdeta dünyaya ‘Ayakta durmak istiyorum’ diye haykıran Küçük Ağa klasiğinin ‘Büyük Ağası’ydı... Ve 2010 yılı... Dışarıda beyaz bir kar yine yağıyor... Ama Tarık Buğra yok... Olcay Yazıcı ve Ömer Lütfi Mete yok... Niye anlattım? Belki bir kazağınızı kazağı olmayana verebilme ihtimaline sebeb olabilmek için...
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT