BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > NOSTALJİ/ 50 liralık dâvâ

NOSTALJİ/ 50 liralık dâvâ

Haşim İşcan ölümünden sonra İstanbul Belediye Başkanlığı yaptığı süre içinde Sultanahmet meydanındaki sokak lambalarını 45 lira yerine 50 liraya yaptırdığı için mahkemeye verildi



Haşim İşcan ölümünden sonra İstanbul Belediye Başkanlığı yaptığı süre içinde Sultanahmet meydanındaki sokak lambalarını 45 lira yerine 50 liraya yaptırdığı için mahkemeye verildi stanbul’a büyük hizmetleri bulunan Belediye Başkanı merhum Haşim İşcan, şehrin güzelleşmesi için büyük gayretler sarfetmişti. Büyük çapta para sıkıntısı çekilen belediye, bütün bu imkânsızlıklara rağmen olumlu işler yaptı. Karaköy alt geçit ve çarşısı, Çapa Tıp Fakültesi karşısındaki alt geçit, Saraçhanebaşı alt geçit ve çarşısı ile Beyazıt meydanının açılması, Saraçhane parkları hep Haşim İşcan’ın eseridir. İşcan, bu arada Sultanahmet meydanı için de bir hayli çaba harcadı ve bugün bu meydanı süsleyen eski saray fenerlerin tipindeki sokak fenerlerini de kendisi yaptırdı. Yaptırdı ama 10 adet dökme demirden yapılmış bu sokak lambaları ölümünden sonra başına büyük işler açtı ve Belediye Meclisi’nin Adalet Partili üyelerinin oylarıyla hakkında “Emniyeti suistimâl ve milletin parasını boşa harcamak” davası açıldı. Hem de ne kadar? 50 lira!.. Suç unsuru Hayatta iken kendisinin hiçbir hatasını bulamayan, yaptığı işlerdeki dürüstlüğün dışında hiçbir suistimâl ve ihtilâs gibi yasadışı işleri bulayan meclis üyelerinden birkaç gözü dönmüş partili, ne kadar eski dosya varsa hepsini incelemiş ve adeta iğne ile kuyu kazar gibi, mikroskopla arar gibi suç aramıştır. Ve sonunda, 10 adet sokak lambası için 45 lira değer biçilmiş iken karşılığında 50 lira verilmesini görerek “Suç fezlekesi” hazırlanmış, dosya ve öneri Belediye Meclisi’ne verilerek müzakere açılmış, sonunda kalkan parmaklarla, yılların Belediye Başkanı Haşim İşcan mahkemeye verilmişti. Hem de ölümünden sonra... Komplo O Haşim İşcan ki, Antalya ve Bursa valiliklerinde bulunduğu sürece bu illeri ihya etmiş, her iki ilin halkı tarafından adeta “heykeli dikilecek” yönetici durumuna getirilmişti. Merhum Haşim İşcan’ın eşi Atıfet İşcan bu olaydan sonra bana yaşlı gözlerle şunları söylemişti: -Sağlığında didik, didik edilen dosyalarda hiçbir hata bulunamayınca ve hele suç unsuruna rastlanamayınca, kendisini halkın sevgisinden soğutmak için bu komployu hazırlamışlar ve 50 liralık suistimal ile suçlamışlardı. Bu aşağısının bayağısı isnatlar halk nezdinde tamaman aksi tepki yapmış ve suçlu iftirasını atanlar lânetlenmişti. Bu çirkin ve düzmece iftirasını atanları Allah affetmeyecekti. Sonunda ne oldu? Mahkeme, ilk celsede Haşim İşcan hakkında “takibata lüzum yoktur” gerekçesiyle davayı düşürmüş, onu mahkemeye verenlere en güzel şamarı vurmuştu O Haşim İşcan ki, öldüğü zaman üzerinde sadece 20 lira bulunmuş ve hiçbir bankada hesabına da rastlanamayınca eşi büyük çapta geçim sıkıntısına uğramış, kocasından emekli maaşı bağlanması da uzayınca, çevresindeki bakkala bir hayli borçlanmış, aile dostlarının her türlü yardımlarını daima nazik ve asil bir hareketle geri çevirmişti. Rüşvet yoktu Bu olayı ben yakından bildiğim için, bir ara Ankara’ya gittiğimde, zamanın Emekli Sandığı Genel Müdürü’ne bizzat giderek durumu anlattım ve emekli maaşının daha çabuk bağlanmasına yardımcı olmaya çalıştım. Merhum Haşim İşcan devrinde Belediye’de rüşvet “yok” denilecek kadar azdı. Çünkü kendisi, yardımcılarını ve müdürlerini çok iyi seçer, ailevi durumlarını bizzat inceler ve kendi-leri hakkında özel kasasında veya çekmecesinde saklamak üzere dosyalar hazırlardı. Bir ihbar Bir gün kendisine o zaman “Sular İdaresi Genel Müdürlüğü” olarak bilenen ve bugün İSKİ’nin benzeri İşletme Genel Müdürü hakkında bir mektup almıştım. Bu mektubu, kimsenin bulunmadığı bir sırada kendisine okudum. Haşim İşcan dinletikten sonra bana dedi ki: -Bunu yazanı çok iyi biliyorum. Ancak durumu bizzat ben de incelemek istiyorum, izin verirsen sana iki gün sonra bilgi veririm... Ve iki gün sonra, çalıştığım Tercüman Gazetesi’ne telefon etti ve nazik bir ifade ile: -Karşılıklı birer kahve içer miyiz?... -Emredersiniz... Cevabını verince, her zamanki nazik ifadesiyle: -Estağfirullah!.. dedi ve akabinde de “Bu akşam saat 7’de gelirsen, karşılıklı konuşur, kahvemizi de içeriz...” diye önerdi. Dosya Saat 7’yi adeta iple çektim ve kendisiyle karşı karşıya kalıp kahvemizi içerken, çekmecesinden bir dosya çıkardı ve bana: -İncele bakalım, o sözünü ettiğin Genel Müdürüm nasıl insanmış?... dedikten sonra şunları da ekledi: -Biliyorsun, ben uzun süre Emniyet Genel Müdürlüğü’nde de bulunmuştum, bu dosya işlerini iyi bilirim... İstanbul Sular İdaresi Genel Müdürü’nün liseden itibaren ilk memuriyeti ve sonra Belediye’de aldığı görevler, liyakat takdirnameleri, eşinin ailevi durumu ve maddi vaziyetleri, Genel Müdür olduktan sonraki para vaziyeti aldığı maaş, geçim durumları hepsi bir bir ve tarihler düşülerek buraya işlenmiş. Dosyayı bitirince bana samimiyetiyle sordu: -Bu konudaki fikrin nedir?... Cevap veremedim. Hepsi dosyasında işlenmiş, hem de en büyük amiri tarafından. Dosyayı kendisine iade ederken şöyle dedi: -Benden kaçmaz. Ben iyi bir polisim sanıyorum kendimi. Ama bütün bunlara rağmen gene de kendi yönümden araştırmamı sürdüreceğim. Yıllar sonra Ve sonuç, yazılanların aksine çıktı. Mektubu yazan da gene Haşim İşcan tarafından bulundu. Ve mektubu, Genel Müdür’ün, bir yakınını işe almamasından muğber olarak yazdığını itiraf etti. Yıllar sonra bir gün otobüsle Taksim’e giderken, Karaköy’den o Genel Müdüründe aynı otobüse bindiğini hayretle müşahade ettim. Karşılaştığımda da kendisine merakla sordum: -Hayrola arabanız mı bozuldu?... O da aynı hayret ifadesiyle: -Hangi araba?... Benim şahsen hiç arabam olmadı ki!.. Ve bazı İSKİ Genel Müdürleri ve orada çalışanların milyarları ile lüks otomobilleri aklıma geldi... BİRAZ DA ŞAKA “Milenyum”da patates üzerine “süper” düşünceler! Bir yazarın dikkat edeceği önemli noktalardan biri “aktüalite” olduğuna göre, patates üzerine “ahkâm” kesme mecburiyetinde kaldım. Her şeyden önce, patatesi ‘milenyum”la buluşturmak gerekiyor. Modaya uyarak, başlıkta “milenyum” ile patatesi yan yana koyarak yazıya bir derinlik, bir renklilik getirdiğimi sanıyorum.Aslında, patatesin “milenyum” ile ilgisi de yok değil. Baksanıza, “milenyum”da ülkemizi patates bereketi kapladı. İnsanlarımız, hayvanlarımız patatesi yiye yiye bitiremiyor, kalanını da toprak yutuveriyor. Oysa, “milenyum” bereketini daha rasyonel bir şekilde değerlendirmemiz gerekmiyor mu? Ama nerede o planlama teşkilatı, nerede o özel girişimciler. Şimdiye kadar, kaç patates fabrikası kurulması lazımdı biliyor musunuz? Ne siz sorun, ne ben söyleyeyim... En azından, patates püresi ve patates reçeli üretilip, dünyaya hatta koskocaman uzaya pazarlanamaz mıydı? Afrika’nın en ücra köşesinde, her çeşit yemeğin yanına çoğu kez ekmek niyetine, muz püresi verildiğine göre, neden bu uygarlığın tadına varamıyoruz Üstelik, patates mugaddidir, haşlanarak yenirse kalorisi de azdır. Kıymalı patates, patates dizme, patates oturtma, patatesli börek, patatesli yumurta veya omlet, patates kızartma, yoğurtlu veya salçalı veya hem yoğurtlu hem salçalı patates kızartması, patates haşlama, patates çorbası, patates püresi, patates salatası gibi onlarca yemeğin yanısıra, şimdilerde pek revaçta olan kumpir ki -birçok çeşidi olabilir- sofralarımızı her zaman doldurabilir. Denilebilir ki, patatesten sadece leblebi yapılamaz. Çekirdeği soracak olursanız, cipsi hatırlatabilirim. Şimdi gelin de; patatese “milenyum” armağanı demeyin ve üzerinde derin derin düşünmeyin.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT