BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > SİYASET/ Pasta büyük pay küçük

SİYASET/ Pasta büyük pay küçük

Dönüşte tatsız bir olay yaşanmasın diye bütün pasaportlar toplanmış ve vize için bir gün önceden gönderilmişti



Irak komşularımız içinde bize en yakın ülkelerden. Ancak Körfez krizi ve sonrasındaki gelişmeler bu yakınlığa bir set çekmiş durumda. Birleşmiş Milletler’in uyguladığı ekonomik ambargo sebebiyle yıllarca devam eden ve bölge insanına büyük katkı sağlayan sınır ticareti tamamen durdu. Her iki tarfta büyük ekonomik kayıplar yaşadı. Birleşmiş Milletler Irak’ın petrol karşılığı gıda ve sağlık malzemesi almasına izin vermesine rağmen Türkiye bu imkanı şu ana kadar hiç değerlendiremedi. Devlet Bakanı Safter Gaydalı’nın bir grup iş adamı ile yaptığı Bağdat ziyareti bu açıdan bir başlangıç oldu. Ancak, gezinin bu yönüyle değil de gidiş geliş sırasındaki bazı küçük aksaklıkların ön plana çıkması ile anılması Bakan Gaydalı’yı son derece rahatsız etmiş. Amaca bakılmadı Gaydalı’ya ilk sorumuz Irak’a gidiş gelişlerde yaşananlarlarla ilgili oldu? -Irak’la Karma Ekonomik Komisyonlar yılda bir defa ve karşılıklı olarak yapılır. Bu toplantı en son !960’da Ankara’da yapılmış. Aradan üç buçuk dört sene gibi bir zaman geçmiş. Bu dört sene sonunda da geçte olsa bunu Bağdat’ta yapma kararı aldık. Dış Ticaret Müsteşarı Kürşat Tüzmün, Başbakan Müsteşar Yardımcısı Selçuk Polat ve 34 bürokrat, 200’ü aşkın iş adamının da katıldığı bir heyetle gitme kararı aldık. Ama bu heyetin bir kısmı bizden bir gün önce gittiler. Bizimle beraber gelenler ise daha dar kapsamlı bir heyet oldu. Türk sınırında bize Kuzey Irak’tan bir eskort verildi. Fayda’da da bizi Petrol Bakan Yardımcısı karşıladı. Bağdat’a kadar hiçbir yerde ne bir durdurma, ne bir taciz olayıyla da karşılaşmadık. Bağdat’a gittikten sonra ertesi gün Türkiye’den fakslar geldi. Basını okuduk. “Türk heyeti peşmergeler tarafından durdurulmuş” diye bir yazı okuduk. Burada üzerinde durulması gereken 65 milyonu ilgilendiren esas konu Irak’a niye gidildi, amaç neydi ne yapıldı? Ama bakıyorum basında bunların hiç biri yer almıyor. “Abuzer pasaportları verdi, Abuzer gitti pasaportları geri aldı.” Üç gün bunlar işlendi. Burada şahsımıza karşı hiçbir olay cereyan etmemiştir. Etseydi gerekli cevap verilirdi. Hiç kimsenin şüphesi olmasın. -Bu basın değerlemesinin içine Türkiye Gazetesi de dahil mi? -Türkiye Gazetesi’nde bunların hiç birine rastlamadım. O açıdan da teşekkür ediyorum. Bağdat’a gönderdiğiniz arkadaş orada hakikaten olayları hiç çarpıtmadan doğru habercilik anlayışı içerisinde yazdı. DYP Grup Başkanvekili Sayın Saffet Arıkan Bedük de basından etkilenmiş olacak ki, bir soruyla karşılaştım. “Çünkü bir bakana yapılan hareket, bütün hükümete ve dolayısıyla 65 milyon insana yapılmış harekettir. Böyle bir hareket karşısında bakanın tepkisi ne olmuştur?” diye sordu. Gelir gelmez daha masama oturmadan bir basın toplantısı düzenledim. Bütün bu olayları anlattım. Ama baktım ki maalesef basında şoför muavini Abuzer en başta. Ben de dedim ki, “Birilerinin çıkıp doğru gazetecilik yapması lazım.” Siz bu misyonu üstlendiğiniz için size teşekkür ediyorum. -Irak’ı niye bu kadar ihmal etmişiz? -Hayır. Ambargo halen devam ediyor. Ama bu ambargonun içinde 986 sayılı BM karları çerçevesinde petrol karşılığı gıda ve ilaç mübadelesi anlaşması çerçevesinde buradaki pastadaki dilimimizi artırmak bizim ana hedefimiz. Başka bir hedefimiz de yok. Çünkü bu pazarda 10 milyar dolara yakın bir ticaret hacmi var. Buradaki hacmimizi olabildiğince geliştirelim. Hatta gönül isterdi ki bu 10 milyar dolarlık petrol karşılığı tüm gıda ve ilaçların hepsini Türkiye karşılasın. Biz bunun için gittik. Geriye doğru bakarsak 1990 öncesi Irak’la ticaret hacmimiz 3 milyar dolara yaklaşmış. Şimdi neredeyse sıfır ticaret hacmimiz var. Bunu geliştirmek amacıyla gittik. Bu kadar iş adamımızın gelmesinin de ana nedeni buydu. Ama şunu belirteyim çok güzel gelişmeler oldu. Bu arada teknisyenlerimiz KEK protokolünü yapmak için iki gün boyunca çalıştılar. Bir takım krizler de yaşandı. Su krizi -Ne gibi krizlerdi bunlar? -Bu krizlerden bir tanesi Sulama Bakanının suları gündeme getirmesi oldu. Biz de dedik ki “bunu burada konuşmayız bile.” Onların görüşü Suriye, Irak, Türkiye otursun ve bu su meselesini konuşsunlar noktasındaydı. Bunu da kağıda dökmek istediler. Biz de, “Ne konuşuruz, ne de kağıda dökülmesini kabul ederiz. Su konusunun KEK toplantısıyla bir ilgisi yoktur. KEK toplantıları genellikle ekonomi ve ticaretin geliştirilmesi amacıyla her iki ülke tarafından bir araya gelinen toplantılardır” dedik ve reddettik. -Bu protokoller hep yapılıyor ama kağıt üzerinde kalıyor. Bu 10 milyar dolarlık pastadan ne alabileceğiz? -Biz oradayken iş adamlarımız geldiler hakikaten de bize teşekkür ettiler. Kaldığımız süre içinde yaptığımız anlaşmaların tutarı 175 milyon dolara ulaşmıştı. Biz geldikten sonra bunun 200 milyon dolara yaklaştığını söylediler. İş adamlarımız çok olumluydu. “Biz bu gidişle yıl sonuna doğru 700 milyon dolara yakın bir ticaret hacmini buluruz” dediler. Büyük dostluk -Irak’ın bakışı nasıl Türkiye’ye. Bir kırgınlığı var mı? -Hayır. Irak’ta hakikaten çok büyük dostluk gördük. Hangi bakanla görüştüysek bir tek su meselesi hariç oda belli bir nezaket çerçevesini hiçbir zaman aşmadı, çok yakındılar. Türkiye ile işbirliğini geliştirmekten yana olduklarını konuşmalarında ifade ettiler. Nisan ayında bir tarım fuarı açıyor Irak. Bu tarım fuarına da çok önem veriyorlar. Biz iş adamlarımıza çağrıda bulunduk. Bu konuyla ilgili olan tüm iş adamlarımızın bu fuara maksimum düzeyde katılmaları konusunda. -Türkiye mi şimdiye kadar uzak durdu? Ticaretin böyle zayıf kalmasının bir sebebi var mı? -Bilemiyorum. Bunda hükümet politikaları önemlidir. Belki ihmal ettik. Mesela şimdi Nijerya’ya gidiyorum. Nijerya’ya da 1996’dan sonra kimse gitmemiş. En son KEK toplantısı 1996 da yapılmış. Bir alt yapı oluşturmak, yeni idareyi kutlamak, onlarla ikili ilişkilerde bulunmak, hem askeri işbirliği hem ticari iş birliğini geliştirmek için askeri ve bürokratlarımızla birlikte bir seyahat düzenledik. Orda da mesela çok geniş pazar. 110 milyon nüfuslu çok geniş bir pazar Nijerya. İhmal edilmemesi gereken bir pazar. Oradan bir tek doğalgaz alıyoruz. Buna karşı 130 milyon dolar ödüyoruz. Karşılığında da çok komik rakamlarda ticaretimiz var. Bunları en azından dengeleyebilmek, pazardan yararlanabilmek gerekiyor. Dışarıdan bakınca ürkiye’nin Balkanlar, Ortadoğu, Kafkaslar ve Türk Cumhuriyetleri üzerinde etkili olabileceği, yönlendirebileceği bütün dünyanın kabul ettiği bir gerçek. Ancak bu avantajı yeteri kadar kullanamadığımız da ortada. Kendi içimizde hızla değişen gündemin etkisinden kurtulup etrafımıza bakamıyoruz. Kısır çekişmeler zamanımızı çok fazla alıyor. İkili ilişkilerimiz bir türlü istenilen seviyeye ulaşamıyor. Büyük nimetler Oysa nüfus, toprak, ekonomik büyüklük, ticaret hacmi, yetişmiş insan, genç insan sayısı, demokrasi ve askeri güç açısından dünyanın sayılı ülkeleri arasında yer aldığınızı dışardan bakınca daha iyi görüyoruz. Bunların ne büyük nimetler olduğunu daha iyi anlıyoruz. Komünist diktatörlüğün uzun süre hüküm sürdüğü ülkelerde bu durum çok daha açık. Geçtiğimiz hafta Başbakan Bülent Ecevit ile birlikte yaptığımız Arnavutluk ziyaretinde bunu bir defa daha çok net bir şekilde gördük. Biz nasıl batıyı model alıp o seviyeye ulaşmaya çalışıyorsak, Türkiye’de buralar için model. Zaten şu anda bizim en az 25 yıl gerimizdeler. Türkiye’nin açtığı 15 milyon dolar krediyi ödemeye çalışıyorlar. Zamanında ödeyemedikler için 10 milyon dolar da faiz binmiş. Fakat bu faiz silindiği gibi 10 milyon dolar yeni kredi açtık. Bu bile onlar için çok şey ifade etti. “Gelin yatırım yapın. Bize öğretin. Abilik edin” diyorlar. Dikkat çeken bir şey de bugün bizde hala bazıların özlemle andıkları ve kurmaya çalıştıkları “Enver Hoca” düzeni onların kabusu olmuş. Bir genç bu durumu anlatırken acı bir tebessümle, “Enver Hoca öldüğü zaman çok ağlamıştım” diyor. “Ya şimdi?” diye sorunca, cevabı daha da ilginç oldu: “Şimdi aptallığıma gülüyorum.” Aynı genç İstanbul’a geldiğini, Ortaköy’de kendisiyle Enver Hoca’yı tartışan insanlara hayret edip şaşırdığını da anlattı. Balkanların diğer ülkeleri de farklı değil. Aynı şeyi Kafkaslar da Türk Cumhuriyetlerinde, Ortadoğu da görmek de mümkün. Yapabileceğimiz çok şey var. Biraz kendi iç meselelerimizi çözüp etrafa bakabilsek, belki de hayal dahi edemeyeceğimiz imkanlar bulacağız. Bu imkanların iki taraflı kullanılması hem barışa büyük katkı sağlayacaktır, hem de büyük ekonomik fırsatlar ortaya çıkaracaktır. Halk seçemedi umhurbaşkanını halkın seçmesi son 20 yılın bitmeyen tartışması. 12 Eylül sonrası yeni Anayasa hazırlanırken Paşalar arasında başlayan “halk seçsin” tartışması bugün de aynı sıcaklığı ile devam ediyor. Dönemin kudretli Generali Kenan Evren Anayasa hazırlanırken bu konuyu uzun uzun konuştuklarını kendisinin seçimin halka bırakılmasından yana olduğunu, ancak “Meclis seçsin” diyenlerin galip geldiklerini defalarca anlattı. Evren sonrası Köşk’e çıkan Özal da halka müracat edilmesini istedi. Fakat zamanın iktidarı bunu ciddiye dahi almadı. Sonra Demirel, Çankaya’ya taşındı ve o da “halk seçsin” dedi, fakat dinletemedi. Halk iradesi Bu dönem “halk seçsin” tartışmalarında bir adım daha ileri gidildi ve muhalefet partilerinin getirdiği teklif hiç olmazsa Anayasa Komisyonu’na kadar geldi. Hiç şüphe yok ki Meclis’deki dengelerin ve hükümet hesaplarının değişmesi durumunda bu konudaki görüşlerde de değişiklikler olacaktır. Ancak sonunda gelinecek nokta kaçınılmaz olarak halk iradesine başvurmaktır. Tartışmalar ve ince hesaplar bu sonu sadece biraz geciktirmekten başka bir sonuç doğurmayacaktır.
Reklamı Geç
KAPAT