BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Bir mektup, bir hatıra, bir şiir

Bir mektup, bir hatıra, bir şiir

“Şiir İşçisi”, çok hoşuma giden bir ifade... İçinde, şiirle ilgili bilinmesi, bulunması, ulaşılması, aşılması, yakalanması, araştırılması; duyulması, dinlenmesi, hissedilmesi gereken ne varsa hatırlatıyor sanki...



“Şiir İşçisi”, çok hoşuma giden bir ifade... İçinde, şiirle ilgili bilinmesi, bulunması, ulaşılması, aşılması, yakalanması, araştırılması; duyulması, dinlenmesi, hissedilmesi gereken ne varsa hatırlatıyor sanki... ..... Evet, ortaya çıkan eserin bir “şiir” kısmı var, bir de “işçilik” kısmı... Yani şiir, hem Allah vergisi kabiliyet arıyor, hem de yorulmalarla tanışmamış çabaları... Edilen teklifi kabul etmesi için, teklif edenin hem yakışıklılığına hem de kendisine olan sevgi, tutku ve ortaya koyduğu çabasına bakması gibi yani, o dünyalar güzelinin... ..... Bursa’dan Mehmet Şensöz böyle der hep kendisi için; “şiir işçisi”. Bu söz onun en azından şiire olan saygısını anlatır ve yıllarca peşinde koşuşunu. Son gönderdiği mektubunda şiir vardı elbette, ama onunla birlikte çok ilginç hatıraları da vardı, bizlere “uzak” coğrafya ve iklimlerin bilgilerini veren... * Samimi bir soruyla başlıyordu mektup. Diyordu ki; “...Niçin şiir yazmıyorsun?.. Üşümeyi ve yanmayı öyle güzel tarif etmişsin ki, şairleri hasetten çatlatacaksın.” “Üşüdüğümde, katı bir mum gibiyken yani, tam ortamdan geçen ipin ucunda kim yanıyor titreyerek?” Eskilerin tenasüp dedikleri sanat, bu satırlarda o kadar zarif bir kılığa giriyor ki... * Hiç eksi 48 derecede dışarda kaldın mı? Buzdolabının 6 misli daha soğuk bir coğrafyada demek istiyorum. Bunu düşünmek bile insanın kanını donduruyor, değil mi? Nefes alıp verirken, ağzından sigara dumanı gibi çıkan su buharcıklarının donarak burnunun çevresine yapıştığı oldu mu? Ve o ince buz plakasını tırnaklarınla cildinden kopardın mı? Horozların damdan dama atlarken donduğu diyarı kastediyorum. Belki bu, Evliya Çelebi’nin hoş bir mübalağasıdır; fakat tükürük daha yere düşmeden buz tutar o memlekette. ..... Erzurum’da tam bir yıl askerlik yaptım. Acemi bir er, gece devriye gezerken düdük öttürmeye kalkışmıştı. Henüz düdüğü ağzına alır almaz, dudakları kilitlendi birbirine. İçerde sıcak suyla çözdüler. Dadaşlar bucağının bende öyle soğuk hatıraları var ki, anlatmakla bitmez. Arkadaşımın biri, iyice kurumadan parkasını giyip içtimaya çıkmıştı. Selam vaziyetinde parkanın kol kısmı donunca, elini güç bela indirebildi. ..... Çok zaman kasım başında toprağı kalın bir kefen gibi örten kar, 6 ay kalkmaz. İnsanın gözü yorulur beyaza bakmaktan. Ayaklarının altında kar kütür kütür ezilir. Lakin bahar öyle tatlıdır ki o iklimde. Mayıs sonlarında -binaların kuzeyde kalan kuytuları hariç- karlar erir. Her taraf vıcık vıcık çamur olur. Derken yeşil yeşil otlar fışkırır topraktan. Karacaoğlan’ın dediği gibi, dumanlı dağlar “bayramlığını kuşanır”. Adam boyu kar kümelerinin yerini, yarı beline kadar gelen zümrüt rengi otlar alır. Yaz güneşi yakıcıdır. Ancak geceler yine üşütür insanı. Ağustos ayında bile, gece yarısından sonra paltosuz dolaşılmaz. ..... Birliğe teslim olduğumuzda, takvimler 2 Haziran 1991’i gösteriyordu. Bizden bir gün önce kar yağmış ve arkadaşlar kar topu oynamışlar. Yaz olduğu için bir günde erimiş karlar. 90 bin erin bir gecede donduğu Allahüekber Dağları’nda 4 gün kaldık. Sonbahardı. Birbirimize sımsıkı sarılarak yatmaya çalışıyorduk. Vücudumuz soğuyana kadar çadırda birkaç saat geçirebiliyorduk. Daha sonra başlıyorduk şınav çekmeye, donmamak için. Son Osmanlı neferlerinin Moskofa tek kurşun bile atamadan nasıl donduğunu o zaman anladım. Bu kış çok çetin geçmiş oralarda. Göle’den bir astsubay ağabeyimiz geldi dün. Bu sene kedi ve köpekler bile donmuş soğuktan. Ne hikmettir, o Sibirya soğuğu insanı hasta etmez. Gerçi askerler çok iyi besleniyordu. Her sabah erlere bir kase pekmez içirilirdi. Havası kuru olduğundan mı nedir, insana dokunmuyor. Yalnız kış geceleri 15 dakikadan fazla dışarda kalmaya karar verdiyseniz, el veya ayaklarınızdan birinin kesilmesini göze almanız gerekiyor. Nöbetler çeyrek saate düşürülmesine rağmen, kangren olan erler vardı. ..... İşte o coğrafyada, insanın en büyük ihtayacı, bir dostun sıcaklığıdır. Gönül toprağıma birçok şiir tohumu ektim Erzurum’da. Bu yüzden unutmam mümkün değil. Çakallar... Buz tutan bıyıklar... Tıpkı kökleri gökte olan ağaçlar gibi, apartmanların saçaklarından ta yere kadar sarkan buzlar... Tabiatı bazen bir kefen, kimi gelinlik gibi örten kar... Zemheri... Allah’ın “kahhar” sıfatının soğukta tecelli edişi... Ustura gibi ayaz... İçin için yanan tezekler... Kardelen çiçekleri... Delişmen otlar... İnsana taş devri intibaını veren, yontulmamış kayadan mezar taşları... Mert ve gözüpek insanlar... * Hatırımdan bir türlü çıkmayan o coğrafyada haki elbiselerimle gezinirken yazdığım bir şiirimi de size yolluyorum. Sevgilerimle ve “Sevgi Ailesi’ne” dualarımla... Kış duyguları Geç gelir doğduğum coğrafyaya yaz, Canımı yakıyor bu acı poyraz, Buz tuttu yüreğim bak sevdiceğim. Aşk mı gözlerini yoksa kör eden? Göçersem bahârı bile görmeden, Tüm şiirlerimi yak sevdiceğim. Dilerim bir ömür zemheride kal, Her zamanki gibi yakana bir dal Kardelen çiçeği tak sevdiceğim. Karlar, Meryem kadar mâsum ve beyaz, Mektubu yaramdan sızan kanla yaz, Göğsümden ıpılık ak sevdiceğim. Mehmet Şensöz (1991) Tozlu Defter (Gölcük kaç yaşındaydı kim bilir... Ama Elif Akan ve Tuğba Kahyaoğlu onyedi yaşındaydı 17 Ağustos 1999 gecesi... Çok şeylerini yitirdiler o gece, çok şeylerini... Bir umutları kaldı yanlarında, bir de toza bulanmış defterleri...) ORDA; gider gitmez dostlarımla hasret gidereceğim, sonra diğerleriyle ve sonra evimin yorucu merdivenlerini çıkacağım büyük bir hazla. Kapıyı açıp içeri bakacağım doya doya, terliklerim bıraktığım gibi kapının ağzında, ayakkabılıkta en sevdiğim ayakkabılarım. Tam karşımda annemlerin odası, yatağın üzeri, çıkarıp öylece attığım elbiselerle dolu... Müzik setinin bozuk düğmeleriyle boğuşup, duygularımı anlatan bir şarkının sesini sonuna kadar açınca kocaman pembe koltuklarıma yayılıp oturacağım... Gitarım ikili koltuğun üstünde öylece duruyor olacak ve odanın tam ortasında hiç sevmediğim fiskos masası, boyumu kısa gösteren o koca konsol aynasında el izleri... Akşam olunca ön balkona çıkacağım. İşte burası doyumsuz... Gölcük’üm, ışıl ışıl parıldayan gecesi, o kokusu... Tek bir taş parçası dahi eksik değil. Ne yıkık bir bina, ne ağır ölüm kokusu... 06.02.00/Elif DEVAM EDECEK
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT