İRFAN ÖZFATURA

Organik un, organik süt, organik domatesi duymuştuk da “organik halı” denince bir an durduk şaşkınlıkla. Halıcı Aziz “Niye olmasın kardeşim” deyip başladı anlatmaya: Yahyalı’da koyunlar tertemiz yaylalarda otluyor, yünler makasla kırkılıyor, yapağılar çeşmede yıkanıyor. Kirmanla bükülüyor, çıkrıkla çekiliyor, çileler otla, kökle, kabukla boyanıyor. Tek suni elyaf, zerre kimyevi boya girmiyor. 
Ve o hızla devam ediyor: Eskiden bu kazada 5 bin tezgâh vardı, yani dört kişiye bir tane düşerdi yuvarlak hesapla. Sokaklar kirkit, tokuç sesinden geçilmezdi, sabahın seherinden, akşamın alacasına. 
Haftada iki gün pazar kurulurdu, halılar serildi mi her yer rengârenk. Bırakın araba park etmeyi basacak boşluk bulamazdınız ortalıkta. Hani dağ yamaçlarında çanaklar olur (biz goyak deriz) çiçek kesilir baştanbaşa. Aynı hissi yaşardınız halı pazarında. 
Boy boy, yolluklar, seccadeler, heybeler, çanta, divan, karyola… 
Pazara İstanbul’dan, Kayseri’den tüccarlar gelir, beğendiklerini ayırırlardı kenara. Akşam el ayak çekilince yüklenirdi kamyonlara.
Onlara özenerek baktığımı hatırlıyorum, ben de mi yapsaydım acaba?
Dur bi deneyeyim dedim olmazsa olmazdı, ölüm yoktu ya ucunda. 
KARPITBEGÇİ GELDİ!
Harçlığımla birkaç halı çanta aldım. Kayseri arabasına bindim, indim kavşakta. Bekle bekle bir şey geçmez, neden sonra bir kamyon durdu. Bağırdım “Ürgüp’e mi ağa” 
-Hadi gel atla!
Müzenin yanına gittim, kum gibi turist, öyle ya, burası Kapadokya! 
Girdim aralarına lügatten devşirdiğim kelimelerle bağırıyorum. Karpıtbeg, karpıtbeg! Biri bir şeyler söyledi anlamadım. Rehber ikaz etti “fiyatını soruyor, cevap versene adama!”
Beşe aldımsa, on dedim. Dedim ama korka korka… Meğer o paralar Avrupalıya leblebi çekirdekmiş. Mallar bitiverdi anında. 
Ertesi hafta yine gittim, baktım rahat satılıyor, azıcık fiyatı çektim yukarıya. Sonra bir daha, bir daha… Cebim para görünce eski bir Opel aldım, açılmaya başladım. İzmir’e, Çeşme’ye Selçuk’a, Muğla’ya…
Yastık, minder, namazlık da bulunduruyordum artık, kim ne arzularsa…
Şükürler olsun işim büyüdü lakin insanlar küsmeye başladılar tezgâhlarına. Halıcılığımız adına bir şeyler yapabilir miyim dedim ve döndüm geldim Yahyalı’ya. 
Bakın halı sadece alınıp satılan bir meta değil, mektuptur anlayana. Hele bi yaşlıları konuştur, neler anlatırlar sana. 
Bu desenler taaa Altaylar’dan, Aladağlar’a kendiliğinden gelmedi, ecdat göçerken, kültürünü de taşımış yanında. Yoksa Yahyalı dar bir vadi, kuş uçmaz kervan geçmez bir kuytuda. 
Dünyada ilk Türk halısı Pazuluk Kurganında bulunmuş, ne zaman? 1956 yılında. Zikrolunan parça belki 3 bin yaşında ama bozulmamış buzul altında. 
Düğüm ve boya tekniği bizimle bire bir aynı. Çift büküm, çift düğüm ve kök boya. 
Türk mührünü yaman vurmuş halıya. 
HER HALI AYRI HİKAYE
Eskiden hayat halı etrafında dönerdi. Mektep harçlığıymış, düğünmüş, nişanmış, odun, kömür parasıymış, kiraymış hep tezgâha bakar. Halı kadının kolundaki bilezik gibidir, sıkışınca satarsın, nakde çevrilir anında. 
Ben halısını aldığım insanları konuştururum mutlaka. Mesela şunu satan amca “çeyizimizdi” demişti. Kendisi yetmişi devirdiğine göre halısı en az elli yaşında. 
Zaman halıyı bozmaz aksine renkler, desenler ortaya çıkar. Kök boya güneşe aldırası değildir, yüz yıl da dursa solmaz, alev alev yanar. 
Bak şu seccadenin alın değdiği yer nasıl aşınmış. Belki kırk yıl secde edilmiş, kim bilir kaç defa ıslandı göz yaşlarıyla. 
Bazı halılarla arkadaş olurum. Akşam misafir gibi alır eve götürürüm, baş köşeye koyarım. Kahvemi içerken, ilmeklerine bakarım. Sabah seve okşaya omuzlar, geri getiririm dükkâna.
Tamam para kazanıyoruz ama biraz da gönül ilişkimiz var. Sevdiğim parçalar satılınca ciddi ciddi üzülürüm, taa ki yerine daha güzelini koyana kadar. Bizimki ticaret değil, tutku. Siftah etmediğimiz günler de olur ama aldırmam. Şurada halı üzerine yaptığımız sohbetler yok mu, gıda gibi gelir bana. 
ESKİSİ MAKBUL
Yabancılar da halının eskisine meraklıdırlar. Hatta anlatılır, açıkgöz turist bakmış, amcam kıymetli bir heybeyi atmış eşeğin sırtına gidiyor. Köylüyü uyandırmamak için merkebe talip oluyor. Heybeyi arada kaynatacak aklı sıra. Neyse üç aşağı, beş yukarı anlaşıyorlar. Amcam parasını alınca merkebin yularını uzatıyor, heybeyi çekip alıyor. 
-Heybeyi vermeyecek misin?
-Niye vereyim beyim? Ben bununla çook eşek satarım daha! 
Yahyalı’nın otu hayvanlara yarar, gözleri parlar, yünleri yaldır yaldır yanar. Yapağılar uzun uzundur (bazen 25 cm olur) kirmanla, çıkrıkla ip haline getirilir kolayca. Ecdat boyaları da tabiattan bulmuş, mesela haki rengi asma yaprağından alınır, sarılar ise sütleğen ve safrandan. Ceviz kabuğu öyle bir kahverengi verir, bilmeyen çok şaşar. Meşe kozalağından tatlı bir devetüyü olur, balçık çamuruna yatır dönsün siyaha. Turkuaz mı arıyorsun, ekşi hamur, boya çili ve pekmezi katıver gitsin indigoya. 
Her otun mevsimi var, eşecek, deşecek, kök arayacaksın toprak altında. Kolay iş değil, ha emeğiniz para etmez o başka. 
TEZGÂH MI TUVAL Mİ?
Kirazlı köyündeydim, bir nine “gel otur evladım” dedi “azıcık soluklan.” Kırık leblebi, keçiboynuzu, iğde çıkardı koydu tabağa.
Ev tepede aşağı doğru bakıyorum sanki köyün resmi var önümdeki halıda. Aaa şu desenle şu manzara…”
Kadın “iyi bildin evladım” dedi, “biz çocukken eşimle (tezgah arkadaşına eşim derler) danaları çıkarırdık çobana, dönüşte tepeden köye bakar, adeta yazardık aklımıza. Sonra gelir dokurduk halıya. 
Ninem oturmuş stilize etmiş, Picasso da onu yapıyor aslında.
Malum eskiden kandillerde “kayısı çekirdeği yağı” yakılırdı. Teyzemin hoşuna gitmiş  seccadeye işlemiş, hem de nerede? Mihrapta. Selviler minareler de yakıştırmış yanına. Böyle halılar ekseri duvara asılır, bizim insanımız cami resmini yere yaymaz, üstüne basmaz. 
Çocukluğumuzda kızamık çıkarır, ya da alerji olurduk, döküntüler belirirdi vücudumuzda. Analarımız “kuzum dabaz kaldırmış” derlerdi, cildimiz nokta nokta. Bak aynı benekleri görebilirsiniz halıda. 
ANA BENİ EVERSENE

Eskiden gelinlik kızlar “beni evlendirin” diyemezlerdi asla. Eğer halısına kapağı açılmış bir sandık işlediyse anlarsın ki birinde gönlü var.
Hemen aile meclisi kurulur, gereği yapılır ivedi kaydıyla. 
Diyelim delikanlı bir kız gördü, vuruldu. Eve koşar “ana gı, git, bi bak şuna”.
-Hangi ev oğlum? 
Tarif eder “şurada!”
-Tamam ben hallederim, sen kaybol bakam, dolanma ardımda. 
Kadıncağız gider, çat kapı girer “hanım hanım, halınıza bakabilir miyim acaba?”
-Aaa ne demek buyur abam!
Halıydı kilimdi derken “şunu tanıyon mu”, “bunu biliyon mu” muhabbetlerine girer, hısım akran çıkarlar dakkada. Oğlan anası bir ara kızdan su ister, bakar acaba sunarken eğilecek mi, yoksa baston yutmuş gibi mi uzatacak? Arkasını dönüp mü gidecek, geri geri mi çıkacak? Kahve nasıl pişmiş, helaları temiz miymiş? Notunu verir oracıkta.  
Hatta bunlara bile gerek yoktur, dokuduğu halıya baksa anlar. İşine titiz mi, yoksa baştan mı savma. 
Ama efendim o ağa kızı, halıyla uğraşacak değil ya. 
Halı dokumayan kız mı olurmuş, aman aman yaklaşma. 
Böyle zengin bir kültüre sahibiz de kadri kıymeti bilinmiyor. Üç kuruş kâr için Çin’den halı getiriyor, insanımızı küstürüyorlar. 
Nitekim canım tezgâhlar kırıldı, sobalarda yakıldı. Koca Yahyalı sessizliğe büründü âdeta.