TALİP KARAKAŞ

Sabah haberlerinde kıyasıya bir rekabet var. TRT 1’de ekrana gelen Selver Gözüaçık’ın sunduğu “1’de Sabah” da bu rekabetin önemli programlarından. Samimi ve içten sunumuyla öne çıkan Gözüaçık, 22 yıldır TRT’de. İşin muftağından gelen okullu bir isim. Rizeli. Anadolu Üniversitesi Sinema ve TV mezunu. Güneydoğu’dan Afganistan’a Irak’tan Suriye’ye dünyanın önemli yerlerinde görev yapmış. Kendisiyle TRT’nin Ulus’taki binasında buluştuk; hem kariyerini hem güncel meseleleri konuştuk.
 “Allah kurtarsın” demek için çok geç! Nasıl bulaştın bu işe?
 1991’de üniversiteyi bitirdim. O zaman ailemle Adana’da yaşıyorduk. Seçimler öncesi “Bir Numara” diye bir siyasi dergi çıktı. Mesleğe orada başladım. 4 ay falan çalıştım. Sonra “Adana yetmeyecek galiba” dedim. İzmir’e gittim. 3-4 ay geçti. “Yok yok, burası da olmayacak” deyip İstanbul’a geçtim. Özel bir televizyonda iş buldum. Bir süre sonra Adana’ya geri döndüm. Bu sırada askerliği aradan çıkardım. 94 senesinde TRT’ye girdim. Giriş o giriş. 22 yıl geçti. 
 Ekran önü nasıl oldu?
 TRT Haber kurulduğunda gece haberlerini verdiler bana. “Gün Sonu” diye bir program yaptık. Sonra Defne Sarısoy ile sabah programına transfer oldum. Ardından “1’de Sabah” başladı. 2. sezonu tamamlamak üzereyiz. Gayet de iyi gidiyoruz. 
Son dönemde kahvaltı haberciliğinin önemi arttı, rakipler çoğaldı...
İçine girmeden önce bilmiyordum böyle bir ortam olduğunu. Yıllardır sabah programlarında böyle bir rekabet varmış. Dünyada da aynı. Mesela Amerika’da NBC’nin sadece sabah haberleri ekibi 320 kişiden oluşuyor. Kendi helikopterleri bile var. 
 Rakipleri takip edebiliyor musun?
Yayın sırasında akış farklılıklarına bakıyorum. Onlar ne yapmışlar, biz ne yapmışız? Özel televizyondaki arkadaşlarım, daha çok herkesin konuştuğu konuyla başlıyor. Biz öyle yapmıyoruz. İlk önce ülkenin genel durumuna bakıyoruz.  
 TRT sonuçta devlet kanalı. Kırmızı çizgisi fazla... Rekabet ederken zor olmuyor mu?
 Bugüne kadar herhangi bir müdahale olmadı. Zaten ben kendim TRT’ciyim. Kırmızı çizgileri biliyorum. Bu yüzden yönetim katında da benden yana bir rahatlık var. Hiçbir zaman hiçbir konuda karşı karşıya gelmedik. Zaten yapmamız gerekeni yapıyoruz. İşimiz haber vermek, bunu yaparken de insanları sıkmamak. 

 Tarzın da alışılan TRT çizgisinin dışında...
Önceden izlenme kaygısı yoktu. Şu anda hepimiz o kaygıyı hissediyoruz. Aradan geçen 22 senede eski zamandaki yayıncılıkla şimdiki yayıncılık arasındaki en önemli fark, teknoloji. İkinci önemli fark, dil ve hitabet. Önceden daha resmî, kelimelerin üzerine basarak haber sunulurdu ve polemiğe girilmezdi. Şimdi “Bu nasıl spikerlik? Ağzı yamuk spiker mi olur?” diyorlar. Bazen hızlı konuşunca kelimeleri falan da yutuyorum. Eski TRT alışkanlığı olanların bana alışması epeyce zor oldu tabii ama alıştılar. 
Çoluk çocuk var mı? 
 Eşim diş hekimi. Nikâhtan önce “Sadece benimle değil işimle de evleniyorsun” dedim. Sağ olsun hiçbir “arıza” çıkarmadı. 12 yaşında da bir oğlum var. 
 Gazeteci olmak isteyenlere ne tavsiye edersin?
 Kızabilirler belki bana ama kesinlikle iletişim okumasınlar. Uluslararası ilişkiler, hukuk, ekonomi, finans veya siyaset bilimi okusunlar. Bir de çok para kazanma hayali kurmasınlar. Hayatlarını birleştirecekleri insana da mutlaka ve mutlaka hem kendileriyle hem meslekleriyle evlendiklerini söylesinler. Diğer türlü mutsuz olurlar.

İki kere ölümden döndüm

Muhabirlik yapıyor musun hâlâ?
 Yok artık yapmıyorum. Nasıl çıkayım? Saat 3’te kalkıyorum, 4.30 gibi işe geliyorum. Çıkışım saat 13.00. Hafta içi her gün böyle. Pazar gününden başlıyor, perşembe gecesine kadar sürekli haberle yaşıyorum. Ekiple Whatsapp grubumuz var. Yayından sonra da sürekli haberleşiyoruz. 50-60 tane başlık atıyoruz. 
 Muhabirlik döneminden unutamadığın bir anı var mı?
İki kere hayatta kalışımız var. Bir tanesinde Irak’tayız, savaş devam ediyor. Sivil aracın içerisindeysen ve Amerikan askerî konvoyu geliyorsa ona yol vermek zorundasın. Yoksa ezip geçiyor seni. Kendisinden başka hiç kimseye hayat şansı tanımıyor yolda. Şoförümüz Türkmendi. Hem tercüman, hem şoför hem korumalığımızı yapıyordu. O biraz dalmış, son anda gördü. İyi de bir arabası vardı, direksiyonu sağa kırdı, frene bastı, 20-30 m sonra durduk. Konvoy bizi geçti, 2 saniye sonra bir patlama... Yol tuzaklanmış. Zırhlı araçlardan birisi havaya uçtu. Az daha yakın olsak biz de gitmiştik. İndik arabadan, bizim Töre (kameraman), yakalamış olayı çekecek. Çocuk eline kamerasını aldı, yukarıya doğru götürüyor. Karşısında Amerikan askeri, silahını Töre’ye nişanladı bekliyor. Kayıt düğmesine basamadı. Bassaydı asker de tetiğe basacaktı. Hani basın özgürlüğü diyorlar ya! Bir benzerini de Afganistan’da yaşadım. Her zaman alışveriş yaptığımız pazar yerine bombalı saldırı düzenlendi. Biz oradan ayrıldıktan 1 dakika sonra... Biraz daha oyalansak şu an bu röportajı yapamıyor olacaktık. 

Renginden nerenin çayı olduğunu bilirim

Çay sevgisi nereden geliyor?
 Rize Ardeşenliyim. 7 yaşında bile kendi çayımı kendim demlerdim. Çay aşkım oradan geliyor. Renginden nerenin çayı olduğunu bilirim. “Demiri eksiltir” lafları falan hikâye. Sadece içine koyduğunuz şeker sıkıntı. Evde de çayı ben yaparım. Yemek biter, eşim “Kocacığım çay” der. “Mutfakta başka bir iş yapar mısın?” dersen hayır! Program başlayınca “2 saat çaysız ne yaparım” diye düşünürken çıktı semaver fikri de. “Yap da iç o zaman sen de çayını” dediler. Programa doğallık da katıyor. Bizden sonra diğer programlarda da herkes çay içmeye başladı. Saat 8:15 oldu mu izleyici hemen “Selver abi çayı unuttun” diyor. 

Söz konusu vatansa gerisi teferruattır

 “Uzun süre savaş bölgelerinde muhabirlik yaptım. İnsanların vatanları elden gidince ne hâle geldiklerini kendi gözlerimle gördüm. Eşim “Niye bu kadar uğraşıyorsun?” diyor. Uğraşılmayacak gibi değil. Çünkü hepimizi tek bir temelde toplayan en önemli unsurumuz vatanımız. Kendi içimizde istediğimiz kadar çatışabiliriz, istediğimiz farklı görüşü sergileyebiliriz. Ama işin içerisine silah girdiği zaman, “Bir dakika, burası Türkiye” diyerek tavrımızı koymamız lazım. Bunun devlet televizyonunda yayın yapmayla falan da ilgisi yok. Tamamen kişisel tavrım. Suriye’ye bakın. O kadar güzel bir ülkeydi ki, şimdi ne hâle geldi? Terörün sonu budur. Dolayısıyla bunu çok iyi bilmemiz lazım. Bunu görmek için illa yaşamaya gerek yok. Allah kimseye bunu yaşamayı nasip etmesin. Bu vatana sahip çıkacağız.”

Canlı yayında vukuatımız bol

İnteraktif bir programın var. İzleyiciyle sürekli diyalog hâlindesin. Canlı yayında çay demliyorsun, espriler yapıyorsun, ekibi “fırçalıyorsun”...
 2.5 saatte 3 binden fazla mesaj geliyor. İzleyici, haberi bizden bütün yönleriyle alıp yorumu kendi yapmak istiyor. Yorumu bizden beklemiyor. Hayatla, kendimle barışık biriyim. Dışarıda ne isem ekran önünde de oyum. Fırça meselesine gelince... Ekiple bazı işaretlerimiz var, aramızda anlaşmak için. O gün prompterda olması gereken arkadaş yoksa yerine başka birisi geçiyor. O arkadaş işaretin anlamını bilmiyor. Ben de çıldırıyorum tabii o arada. Konuşamıyorsun da, çünkü yayındasın. Sürekli canlı yayında bir vukuatımız oluyor. “Canlı yayın cilvesi” diyoruz biz buna. Küslük, kavga, kızgınlık yok. Geçiyor hepsi. 
 Ankara saldırısı sonrası canlı yayında yaptığın yorum çok tartışıldı. 
 Okuduğumu anlamamışım, ertesi gün çıkıp özür diledim. Birçok gazetecinin başına geldi. Böyle bir şeyi ima bile etmeyeceğimi zaten bütün izleyiciler biliyor. Sağ olsunlar sahip çıktılar. Daha önce de birkaç tane olmuştu, sosyal medyaya yansıyan konular. Diğerlerinin hiçbiri için özür dilemedim. Onlarda özür dilenecek bir şey yoktu ama bunu çok yanlış anlamışım. 

Fotoğraflar: Bünyamin Çelik