BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Türkiye yalnızlaşıyor mu yoksa özgürleşiyor mu?

Geniş Açı - Fikir ve tartışma
Facebook
Cengiz Gülaç
 
 
Türkiye’nin yalnızlaşması ve dostlarını kaybetmesi tezini savunan sözde emperyalizmle mücadelenin romantik temsilcisi ulusalcı/solcu aklın, dış politikadaki gelişmeleri “amasız” bir şekilde izah etmesi gerekir. “Azerbaycan’a destek vermekte haklıyız ama…” demeyip ülkelerinin hakkını teslim ettikleri gün birlikte konuşabileceğiz.
 
Savunma sanayiinde %85 dışa bağımlı olan, bütün kurumlarına FETÖ unsurları sızmış ve ülkesinin tüm bilgilerini dışarıya rapor eden bir yapının olduğu ülkenin “sözde dostları” tabii ki bugünden fazla olacaktır!
 
 
“Yalnız kaldık” iddiasındaki bizi terk eden “dostlar” gerçekte dost muydu?
 
 
Çinliler birine beddua ettiklerinde “İlginç zamanlarda yaşayasın” derlermiş. Tam da bu sözdeki “ilginç zamanlarda” yaşıyoruz. Bölgemizde gün geçmiyor ki bütün dünyayı savaşın eşiğine getiren bir kriz meydana gelmesin. 2020 yılında Covid-19 salgınının ekonomiye yüklediği ağır faturaya rağmen gün geldi Suriye’deki operasyonlarımız ana gündemimiz oldu, gün geldi dikkatlerimizi Libya’ya çevirdik, gün geldi Doğu Akdeniz’de Yunanistan’la savaşın eşiğinden döndük. Son haftanın mevzu ise Hocalı Katliamının kanını ellerinde taşıyan işgalci Ermenistan’ın tekrar Azerbaycan’a saldırması oldu.
Yakın dönemin dış politika konularında karşımızda yüksek sesle vurgulanan en güçlü argüman ise yalnızlaştığımız oluyor. Suriye’de Esad, Rusya, Amerika ve maşaları YPG ile; Libya’da Fransa, Amerika ve Rusya ile; Doğu Akdeniz’de Fransa, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi’yle ve nihayet dolaylı olarak Ermenistan’la karşı karşıya geldik. Bu karşı karşıya kalışlarda da her gün, hiç bitmeyen bir iştahla tekrar edilen şu argüman dile getirildi: “Türkiye yalnızlaşıyor. Hiç dostumuz kalmadı…”
 
TANZİMAT’TAN BUGÜNE…
 
İşbu yazı, Türk Batılılaşma serüveninde, yakın tarihten günümüze geldiğimiz noktada yalnızlaşıyor muyuz yoksa özgürleşiyor muyuz sorusuna imkânlar ölçüsünde cevap verebilmek muradını taşımaktadır.
Batı, Birinci Dünya Savaşı’nda yarım kalan hesabını İkinci Dünya Savaşı ile noktaladı ve nihayetinde dünya, iki kutuplu bir eksene oturdu. Tanzimat Fermanı’nı Türk Batılaşma tarihinin miladı sayarsak Cumhuriyet, Birinci Dünya Savaşı sonrası Batı’da esen faşizm rüzgârından üzerine düşen payı alıp ülke içerisinde toplum mühendisliğine soyunsa da, henüz hafızalarda geçmişin kötü izleri silinmediğinden yeni bir maceraya girmedi. Türkiye böylece İkinci Dünya Savaşı’nın dışında kaldı. Yeni dünya düzeninde Sovyet yayılmacılığı Batı’yı ve Türkiye’yi yeni arayışlara itti. Sovyet tehlikesine karşı jeopolitik önemi sebebiyle demokrasiye zorlanan Türkiye, NATO çatısı altına girerek ABD’nin Orta Doğu, Balkanlar, Karadeniz, Kafkaslar hattındaki en önemli karakolu oldu.
 
ABD’NİN SOVYET TEHDİDİ KOZU
 
Sovyet tehlikesini koz olarak kullanan ABD, ne yazık ki müttefiki Türkiye’de tarımdan sanayiye kadar hemen hemen hiçbir alanda onayı olmadan politika ürettirmiyordu. Farklı bir politika meydana getirmeye çalışanların başlarına ise garip olaylar geliyordu. Ne yazık ki çok sonra başta İtalya olmak üzere bütün NATO ülkelerinin yüzleştiği Gladyo gerçeğiyle, ABD’nin müttefiki, yani dostu olan Türkiye bir türlü yüzleşemedi. Biz de bu kirli yapının yakın tarihimizi kanla nasıl yazdığını bir türlü hakkıyla öğrenemedik. 
27 Mayıs 1960 darbesinden önce ABD’ye giden merhum Adnan Menderes’in nasıl bir muameleye tabi tutulduğunu tarihe şahitlik edenlerin hatıralarından biliyoruz. Zaten ziyaret esnasında uğradığı muamele sonunda “Bizim burada işimiz kalmamış!” diyen Menderes, Sovyetlere yapacağı ziyaret öncesi dostumuz ve müttefikimiz ABD’nin içimizdeki “çocukları” sayesinde önce iktidarından edilip devamında şehit edilmişti.
1974’te milletlerarası hukuka uygun şekilde yaptığımız Kıbrıs Barış Harekâtı sonunda ABD başta olmak üzere bütün Batılı ülkeler, Türkiye’ye ambargo uygulamıştı. Bugün itibarıyla Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıyan bir ülke henüz yok!
 
İHTİLALİN EN MÜHİM SEBEBİ
 
12 Eylül 1980 Darbesi’ne gelindiğinde ise ihtilalci generaller, Yunanistan’ın NATO’ya girmesini veto etmeyerek bugün yaşadığımız Yunanistan şımarıklığının uluslararası meşruiyetine zemin hazırladı. 1980 Darbesi’nin belki de en önemli sebebini çok sonra öğrenecektik. Zira 1980, ABD’nin asıl müttefikini Türkiye’nin en mühim kurumlarına yerleştirmeye başladığı tarihtir. FETÖ’nün tohumları bu dönemde atılmıştır. Dikkatler aynı dönemde palazlanmaya başlayan PKK’ya çevrilirken teröristbaşı Fetullah Gülen, Türkiye’de neredeyse bütün kurumlara tohumlarını atmakla meşguldü.
Türkiye “bu dönem olduğu kadar hiç yalnızlaşmadı” dediğimiz bugüne kadar binlerce şehit verdik. İki kişinin bildiği sır değildir gibi dizi repliklerinin itibar gördüğü ülkemizde tüm dünyanın bildiği gerçeklere hep sır süsü verdik! Tam kırk yıl, PKK; müttefiklerimizin, yani dostlarımızın verdiği silahları kullandı. Çok dostumuz vardı diye mi sustuk, konuşacak takatimiz yoktu diye mi şehitlerimizin azmettiricilerine dost dedik?
Dostluk ve müttefiklik kavramlarıyla yüzleşmemeyi köklü dış politika geleneği gibi afili cümlelerle unuttuğumuzu zannettik! Müttefiklerimiz hemen hemen her hadisede aleyhimize olacak tüm olayların ya doğrudan failiydi ya da azmettiricisiydi. Ancak bizim köklü bir dış politika geleneğimiz ve dostlarımız vardı!
Genel hatlarıyla izah ettiğimiz müttefiklik tarihimizin geldiği noktada şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki Türkiye’nin özgürleşmesinin miladı “15 Temmuz”dur. İdris Temel’e demiş ki; “Temel ormana bak, ne kadar da güzel.” Temel de demiş ki: “Hani nerde orman? Ağaçtan hiçbir şey görünmüyor ki?”
Libya, Suriye, Doğu Akdeniz, Ege, Ermenistan meseleleri her biri hayati öneme sahiptir ancak biz hep meseleleri tek tek ele alıyoruz. Asıl manzaraya, büyük resme hiç bakmıyoruz.
15 Temmuz günü ABD asıl müttefikini kaybetmiştir. FETÖ’ye sadece bir terör örgütü muamelesi yapmak büyük resmi okuyamamaktır. Hatırlayacaksınız, 15 Temmuz sonrası Pentagon darbeci subaylar için “Türkiye’de birlikte çalıştığımız unsurlar” demişti. Bugün artık birçok hadise için önceden FETÖ’cü subayların negatif görüşler bildirdiğini biliyoruz. Askerî bürokrasinin onay vermediği bir yerde siyasi irade inisiyatif alabilir mi?
Yine FETÖ yargılamalarından FETÖ’cü sivil bürokratların PKK operasyonlarını Kandil’e BayLock üzerinden haber verdiğini de biliyoruz. MİT tırları kumpasından, Diyarbakır başta olmak üzere doğu illerimizde FETÖ’nün nasıl terörle mücadeleyi akamete uğrattığı dava dosyalarına yansıyor. Hendek kalkışmalarında FETÖ’cü subaylar yüzünden kaç askerimizin, polisimiz şehit olduğu dava dosyalarında aydınlatılıyor.
Askerî istihbaratın ve Emniyet istihbaratının FETÖ’nün elinde olduğunu ihraç edilen personellerden anlıyoruz. Hatırlayınız, Ankara’nın göbeğinde, Afrin’de, Elâzığ emniyet binasında, ülkenin çeşitli yerlerinde hemen hemen her gün bombalar patlıyordu. 15 Temmuz sonrası ihraçlarla yapılan temizlik sonrası büyük çaplı terör faaliyetlerinin bitme noktasına gelmiş olması tesadüfle izah edilememeli. Veya dış politika meselelerinde yalnızlaşmaya başladığımızın iddia edilmesiyle FETÖ’nün ülke içinde ifşa olmasının aynı döneme denk gelmesi tesadüf müdür?  
2002 yılında kişi başı gayri safi millî hasılası 3.500 dolar olan, savunma sanayiinde %85 dışa bağımlı olan, tüm kurumlarına FETÖ unsurları sızmış ve ülkesinin tüm bilgilerini dışarıya rapor eden bir yapının olduğu ülkenin “sözde dostları” tabii ki bugünden fazla olacaktır! Maalesef FETÖ ile mücadeleyi salt bir terör örgütüne indirgeyip, Enes Kanter gibi teröristlerin Fetullah Gülen’e duyduğu sapık bağlılığa indirgediğimiz için FETÖ ile mücadelenin Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesi olduğunu anlayamıyoruz. Bugün çok yalnızız diyenlerin bilinen en önemli argümanının Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesi olduğunu biliyoruz. Hep ne söyleniyor? “Türkiye’nin kararlı tutumu ile Abdullah Öcalan hiçbir yerde barınamadı.” Ancak dönemin başbakanı Bülent Ecevit “Hâlen daha Abdullah Öcalan’ı bize neden verdiklerini anlamadım!” diyerek olayda bir dahlinin olmadığını itiraf etmişti. O gün Öcalan’ı veren ABD, Fetullah’ı neden aldı diye sormak çoğumuzun aklına gelmemişti.
Bugünlerde sadece cuma namazı çıkışı, seçimlerde aday olabilme kaygısıyla tecrübelerini aktarıp diğer zamanlarda engin tecrübesinden bizi mahrum bırakan, bir dönem yaşadığımız Ermenistan açılımının mimarlarından olan muhterem; o gün Azerbaycanlı kardeşlerimizi nasıl incittiğimizi hiç düşündü mü? O gün o açılımı bağımsız dış politikamız mı belirledi yoksa sözde dostlarımız mı? Yalnız kaldık iddiasında bizi terk eden dostlar gerçekte dost mu peki?
Maide suresi 51. âyetten bahsedip seküler tamtamlarla canımızı sıkmayalım ancak!..
“Sen onların dinlerine uymadıkça Yahudiler ve Hıristiyanlar da senden asla memnun kalmayacaklardır. Deki: (Asıl Doğru yol ancak Allah’ın yoludur.) Eğer sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, bilesin ki artık Allah sana ne dost ne de yardımcı olacaktır.” (Bakara/120)
 
“DOSTLARI” TANIMAK…
 
Kimin yoluna uymak gerektiğini anladığımız gün dostluk kavramını idrak edebileceğiz. Lakin ömrümüz her olayda aman ABD ne der, aman İsrail başımıza bela olur, aman AB ile ilişkilerimiz bozulur demekle geçti. Korkularımıza hapsolduk. Onurlu, büyük, ulu, izzetli bir dış politikayı galiba hep yanlış adreslerde aradık. Bugün “küre koalisyonu” denen utanç ittifakıyla Arap ülkeleri ABD’nin ve İsrail’in uşaklığını yapıyorsa akıllarına Nisa suresi 139. ayet gelmediğindendir.
Toparlayacak olursak; Türkiye’nin yalnızlaşması ve dostlarını kaybetmesi tezini savunan sözde emperyalizmle mücadelenin romantik temsilcisi ulusalcı/solcu aklın, her olayı “amasız” izah etmesi gerekir.
“Libya ile imzalanan anlaşmada haklıyız ama…”
“Doğu Akdeniz meselesinde Yunanistan’ın tezleri kabul edilemez ama…”
“Başta ABD olmak üzere Batılı tüm müttefiklerimizin içimizdeki terör unsurlarını desteklemesi haksızlıktır ama,…”
“Amasız” bir şekilde ülkelerinin hakkını teslim ettikleri gün konuşalım “ama” onların dost bildiklerini dost edinerek bağımsız olamayız!
Türkiye “amasız” bir şekilde bugüne kadar;
“İran aleyhine Birleşmiş Milletlerde karar alınmaya çalışıldığında reddetti. İran’a ideoloji ihraç etmeye kalkmadı, İran’da yaşayan 30 milyon Türk’ü tahrik etmedi, ülkesinde İran’a bela olabilecek hiçbir terör örgütüne kamp vermedi, lojistik sağlamadı… Suriye’deki zulme itiraz etti. Onlarca milyar dolara mal olacağını bile bile milyonlarca Suriyelinin katledilmesinin önüne geçti. Hiçbir Batılı ülke için sorun teşkil edecek terör gruplarını desteklemedi…”
Bunun adı dostluksa Türkiye her zaman müttefikleriyle ve komşularıyla olan hukukunda evrensel değerlere ve hakkaniyete riayet etti.
Dünya için 1789 tarihi bir dönüm noktası oldu. Kanaatim odur ki 15 Temmuz da bizim ve bölgemizin kaderinin dönüm noktasına tekabül eden bir tarih olmuştur. Türk halkının “15 Temmuz ihaneti”ne karşı sergilediği ferasetli duruş, hem bizim hem de bölgemizin kaderini derinden etkileyecek, bu bölge halklarının emperyal güçlerin maşası olma aptallığını kökünden ortadan kaldıracaktır.
Umalım ki asırlardır uyuyan yaralı aslan aymazlık uykusundan uyanmıştır! İçeride güçlü, bağımsız olan bir Türkiye cinnet coğrafyasına dönüşen İslam beldeleri için de umut olacaktır. Yalnızlaşmıyoruz, sadece bağımsızlık sancısı çekiyoruz. Hepsi bu!
 
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
615586 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/genis-aci-fikir-ve-tartisma/615586.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT