BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Ön sıradaki dadaşların büyük bölümü kurşunlara hedef oldu

Giden elçinin hunharca şehadetini duyan Osman Bedreddin, deliye dönmüştü!
 
Osman Bedreddin, Nene Hatun ve peşleri sıra gelen on binlerin sıradan halk mı, yoksa teçhizatlı Osmanlı askerleri mi olduğu hâlâ belli değildi. Karanlığın, sisin bunda payı büyüktü. General ilk işaretini verdi. “Ateş” emriyle mevzidekiler, rastgele tetiğe bastılar. Ön sıradaki dadaşların büyük bölümü kurşunlara hedef oldu. Tırpanlanmış ekin misali yere düştüler. Yarası az olanlar, olmayanlar arkadan gelenlerle birleşip aynı hızla yollarına devam ediyorlardı. Korku hissini unutmuş, “Allah’ın izniyle muvaffak olacağız” diyor, başka bir şey demiyorlardı. Nefsin mânisini, silahsızlık engelini, ilk şehidlerle çoktan aşmışlardı.
Az zayiatla çok büyük işler başarmak istiyorlardı. Onun için de zaman zaman siperlendikleri, münasip zamanı, zemini kolladıkları oluyordu. Muharebe kazanmak; silah üstünlüğü kadar da akıl, zekâ ve cesaret işiydi. Bu arada Osman Bedreddin Efendi, taktik değiştirdi. Tabyaları arkadan çevirmek için; peşindekilere, kendini takip etmelerini işaret etti.
Silah sesleri kesilmiyordu. Kimin, kime ateş ettiği hâlâ anlaşılamıyordu. Herkes, karşılıklı müsademe sanıyor, ona göre temkinli hareket ediyordu. Oysa fukara halkta ne silah, ne de onu kullanacak adam vardı. Olanlar da sınırlı sayıdaydı. Birkaç atımlık mühimmatlarını da boşa harcamak niyetinde değillerdi. Başka ne yapabilirlerdi ki?
Giden elçinin hunharca şehadetini duyan Osman Bedreddin, deliye dönmüştü; cübbesini atmış, elindeki yalın kılıçla, cesaretlendirdiği gazilerin önünde koşuyordu. Yere uzanıp taş almak isteseydi, sanki bir el ona taş uzatıyordu. Ya da taş yükselerek eline geliyordu. Ne mermilere aldırıyor, ne yoruluyordu. Harikulâde bir hâl içinde olduğu aşikârdı.
Sonradan ismi “İmâm Efendi” olacak Osman Bedreddin Efendi, bu sıralar kendisine rehberlik edecek âlim bir zât da arıyordu. Âlim yerine, zalim düşmanlar, hain Moskoflar karşısına çıkmıştı. Bıçak kemiğe çoktan dayanmıştı. Bunda da bir hikmet vardı. Durulacak vakit değildi. Gün, bugündü. Yirmi yaşlarında, tabiri caizse sırım gibi bir delikanlı, ne yapacaksa onu yapıyor ve de hemen şimdi yapıyordu. Gücü kuvveti, cesareti tamdı. Noksanları çoktu lakin hocalarına sığındı, istimdat etti.
Son güz, kasım ayının ilk günleri kar yerine mermi yağıyordu dadaşların üstüne, üstüne... Soğuğa, mermiye falan kimsenin aldırdığı yoktu. Şehid düşenleri, ayaklar altında daha fazla ezilmesinler diye münasip bir köşeye çekip yollarına devam ediyorlardı.
Ayaz Paşa Câmi-i şerîfi minaresinden ve bütün minarelerden sabah ezânları tekrar tekrar okunmuş, namazlar kılınmıştı. Minarelerden kesintisiz çağrılar devam ediyordu.
“Eli silah tutan, Allah’ını, Peygamberini seven, vatan müdafaasına! Haydi dadaşlar gazaya! Vakit, cenk vakti! Haydi tabyalara, durmayın! İmdat!” nidaları yeri, göğü inletiyordu. Artık olup bitenleri, son duymayanlar da duymuşlardı.           
Dadaşlar, sel olmuş, tufan olmuş; dalga dalga Karskapı güzergâhından tabyalara doğru akıyordu. Gelenlerin ardı, arkası kesilmiyordu. Durmadan, dinlenmeden öbek öbek, ha bire insan geliyordu. Numune olabilecek bir mücadele yaşanıyordu… DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
618711 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/618711.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT