BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Yılmaz ile Muaz çıktıkları daldan erik topluyorlardı...

Ali, ilk defa evine gideceği ve kendini hasım gören arkadaşının nasıl karşılayacağını tahmin edemiyordu.
 
Kuzu göllerinde bu taş kaydırmayı ne kadar da çok yapmıştı Ali... Bir defasında anacığı: “Dikkat et Ali’m, düşersin ha!” demiş, peşi sıra dolanmıştı. “Ah” dedi, derin bir nefes aldı.
Titrek sesli birinin, uzaktan uzağa okuduğu ilahi sesi gelmekteydi… “Sanki Abdullah dedem mezarından sesleniyor...” diye söylendi. Güneş, ta tepeye yükselmiş, gökyüzündeki beyaz bulutçuklar, sigara dumanı gibi sağa sola savrulmuştu. Güneşin göletteki aksi, yakamozlar oluşturup göz kamaştırıyordu. Gittikçe hava daha ziyade ısınıyordu.
Ali’nin küçük dünyası köyü, anacığı, âlim olduğunu düşündüğü babacığı, kardeşlerinden ibaretti, onlardan kopamıyordu her halükârda. Zihnini zorlayarak; kendi kendine; "Bırak maziyle hemhâl olmayı! Sen bu anına bak... Yılmazlarla aranı düzelt, rahat et, okumanın, hayatın tadını çıkar be Ali! Dünyaya bir daha mı geleceksin?" dedi, yanından geçen bir teyzeye seslendi, elini uzattı:
- Bakar mısın teyze? Buralarda oturan bir aileyi soracağım.
- Kimi evlat?
- Yılmaz! Yılmaz Memiş…
- Şu yaramaz Yılmaz mı?
- Yaramaz olduğunu bilmem de Yılmaz Memiş, dörde gidiyor.
- Tamam, anladım. Şu pencereleri alçı badanalı ev.
- Evet, gördüm. Teşekkür ederim.
- Bir şey değil.
 Ali, ilk defa evine gideceği ve kendini hasım gören arkadaşının nasıl karşılayacağını tahmin edemiyordu. Kapıyı yüzüne mi çarparlardı? Yoksa çok memnun mu olurlardı? Şimdilik meçhuldü. Karşısına hangi vaziyette çıkarlarsa çıksınlardı; niyeti düzgündü, aklında zerre kadar kötülük geçirmiyordu. Eğer kötü niyetli olsaydı o da beklerdi.
Nice hisler ve düşüncelerle sınıf arkadaşının evlerine doğru yönelirken Ali; iki kardeş; Yılmaz ile Muaz da çıktıkları bir daldan erik topluyorlardı. Yanlarından vurup geçti. Kimse kimseyi görmedi. 
Daha tam olmasa da canları çekmişti ve zaten dile getirmeseler de boş bir evden, hasta bir annenin sonu gelmez inlemelerinden oldukça sıkılıyorlardı. Belki de tarif edilemeyen ızdıraplarından kaçış, kendilerini meşgul etme, oyalanmaydı bu yaptıkları. Yersiz çıkışları, küfürlü konuşup kalp kırmaları, çocuklara sataşmaları, hayvanlara, onun bunun evine, eşyasına zarar vermeleri; bu karmaşık iç âlemlerinin bir neticesiydi de kimse bilmiyordu. 
Ağacın tepesinden seyrettiği manzara hoşuna gitmiş olmalı ki kardeşine seslendi Yılmaz:
- Ne muazzam manzara! İşte güneş, işte İstanbul silüeti… İşte yeşilden deniz gibi uzanıp giden ormanlar ve hayat veren kocaman şehir! İtiraf et ki güneş bugün, burada daha başka türlü parlıyor. Bak, sanki o nar küreden şeffaf altından muazzam bir şelâle akıyor; yaşamak için her şey ayaklarının altında Muaz kardeşim! Daha ne duruyorsun bir türkü çığırsana?
- İçimde fokur fokur bir kazan kaynıyor! Türkünün sırası mı abi?
Derken heyecanlı oyunları ona, anacığının hasta oluşunu mu aklına getirmesini istiyordu da; "fokur fokur kaynıyor" dedi. Neyi, niçin kastettiğini kendisi dahi bilemiyordu. “Bir tarafta sevdiğim oyunlar, beri tarafta anacığım ikiye bölünemezdim ki” dedi, nefsini teskin etmeye çalıştı bir nebze de olsa... DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
620996 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/620996.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT