BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Ali, sesin geldiğini tahmin ettiği yere doğru yürüdü...

 Evi bulup açık kapıya yaklaştığında kimsecikler ortalıkta görünmüyordu. Zile bastı...
 
 
Muaz, abisine döndü ve;
-Hiç söylemez miyim Yılmaz abim? dedi ve başladı:
"Çıktım erik dalına,/Baktım tren yoluna,/Üç gemi geliyor,/Birisine bindim,/Ablama gittim,/Ablam pilav pişirmiş./İçine sıçan düşürmüş,/O sıçanı n’apmalı, n’apmalı?/Minareden atmalı, atmalı!/Minarede bir kuş var./Kanadında gümüş var./Eniştemin cebinde,/Türlü türlü yemiş var./Yemişimi yediler,/Bana miskin dediler,/Ben miskinden beterim,/Kapı kapı gezerim./Fış fış fış…"
-Güldürdün beni Allah iyiliğini versin Muaz!
-İstersen başka söyleyeyim.
-Yok yeter.
 İki kardeş, yan yana gelip güneşe, ormana, mahalleye baktı, saçlarını hafif hafif okşayan rüzgâra bıraktılar. Onların oyun oynama hisleri ağır basıyordu.
               ***
 Ali, evi bulup açık kapıya yaklaştığında kimsecikler ortalıkta görünmüyordu. Zile bastı, ses çıkmayınca kuvvetlice tıklattı. Yılmaz’la her şeyi konuşabileceğini hesaba katıyor ve ne kadar sakin görünse de kalbinde bir sıkıntının derin acısını hissediyordu. Rahat değildi, hatta bütün hareketlerini yapmacık görüyordu. Buraya gelmekle belki de kendini kandırıyordu farkında olmadan. Aslında ziyareti; barışmaktan ziyade mühim bir vazife kabul ediyordu. 
Kapının içini merak etse de dışarısı çok güzeldi. Bütün bu güzelliklere rağmen acı veren, daha ismi konmamış, bilinmeyen, işitilmemiş bir sıkıntıyla boğulur gibi oluyordu. Büyük şehrin; unutulmuş, tenha bir köşesinde kaybolmuş şeylerin mevcudiyetini tahmin ederek, onu bulmaya çalışıyordu. "Bir aile hayatını kurtarayım" derken, ne büyük hayatların yıkıldığına şahit olmak da vardı işin sonunda. Yoksa, kirli bir facia onu mu bekliyordu? 
Bir gün babası demişti:
“Ey, yanmış tarlasının kara küllerinin üstünde ak saçlarını yolan ihtiyar;
Ey, evlâdının granitten mezar taşından başına yumuşak yastık yapan ana;
Ey, geceleri köpeklerle beraber uluyan aç çocuk;
Ey, iffeti ayaklar altına alınan mahcup kız;
Allah cümlenizi bizim düştüğümüz dertlerden masun eylesin!”
“Amin” derken inilti hâlinde bir ses duydu:
-Kim var? Yılmaz, oğlum sen misin?
-!!!
-Muaz!
 Ali, sesin geldiğini tahmin ettiği yere doğru yürüdü. Bir hasırın üzerinde, eski püskü yatağın içinde orta yaşlarında, tahminine göre Şükriye anacığının emsali zayıf, gözlerinin feri kaybolmuş bir kadıncağız, merakla kendine bakıyordu. Hiç tereddüt etmeden; satmak için yanında taşıdığı simitleri, hediye olarak önüne koyuverdi.
-Ben Yılmaz’ın sınıf arkadaşıyım teyze.
-Kimsin, kimlerdensin?
-Biz yeni taşındık sayılır, tanınmayız buralarda. Fırına yakın bir evde oturuyoruz.
-Yılmaz’ın bahsettiği Rahmet misin yoksa?
-Teyze, Yılmaz arkadaşım öyle dediyse öyledir. Aslında ismim Ali de sınıfta anlattığım bir meseleden dolayı “Rahmet” diye çağıranlar da var.
-Oh maşallah maşallah! İyilik düşünenleri herkes sever evlat.
-Teyze hayırdır, ne bu, hasta mısın?
-Sorma evlat! Evimizin direği, çocuklarımın babası öldükten sonra, “Biz henüz çocuğuz ve ders çalışamıyoruz, onunla alakadar olmaya vaktimiz yok” bahanesiyle seksen yaşındaki hasta anacığımı huzurevine yatırmaya mecbur kaldım. DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
621011 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/621011.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT