BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

"Sanki hiç çocuk olmamış, birdenbire büyümüş!.."

Elif, dedesinin, ninesinin ve annesinin elini öpüp uğurladı, kapıdan daha ileri gitmedi...
 
Okulu uzaktan görür görmez, kalbinin atışları da hızlandı Ali'nin. Bunun birkaç sebebi vardı; hocalarını görünce elinde değil, mutlaka nefesi kesilir gibi oluyordu, bir de o kadar çok arkadaşını bir arada bulunca… Onların arasında herkesin kabul edebileceği bir yere oturmak kolay olmuyordu. Şimdi de nahak yere bir kızla cebelleşmişti. Yine önüne dikilip hesap soma ihtimalini düşündükçe hepten huzursuz oluyordu. “Bugün akşam zor olacak gibi görünüyor” dedi, bir de ne görsün Elif’le birlikte birkaç yaşlı, okulun kapısından çıkmıyor mu? Yolunu ve yönünü değiştirdi. Onunla yüz yüze bir daha gelmek istemiyordu.
Şımarıkça tutmuş dedesinin elinden anlattıkça anlatıyordu: “Öğretmenim diyordu ki; tilkilere, ölmüş kümes hayvanları atarken, kuyruklarını ve kulaklarının uzunluğunu, dişlerinin beyazlığını, tüylerinin parlaklığını ve dilinin pembeliğini görebilirsiniz çocuklar...” Konuşmaya devam ediyordu ki ninesi, yandan lafa girdi; “Elif güzel kızım, artık bitir...” dedi, göz kırptı. Buruşuk dudaklarının arasından tek tük kalmış sararmış dişlerin yerine yeni yapılmış olanlar, inci gibi parıldıyor, oldukça şen ve keyifli görünüyordu. Elif, ninesinin ikazını duymamış gibi ellerini dizlerine vura vura ahlanıyordu hâlâ. Oysa ihtiyarlar, çocukların sokağa çıkmasına mâni olmak, kavga, gürültü ve her çeşit kötü denilecek yerlerden, yollardan uzak tutabilmek için dikkat ettikçe ediyorlardı. Çoğunun babası veya abileri ağır işlerde çalışan bu yavruların, az da olsa huzur ve saadete ihtiyaçları vardı. Başıboş bırakıldığında kontrolsüz çevre, kötü alışkanlıkları olanlar tarafından alınan bu tazeler, başka yerlere sürükleniyordu. Değişiklikleri görmek her zaman mümkündü. Bak işte birkaç ay içinde o masumlar gitmiş, hiddetli büyükler gelmişti ortaya. İhtiyarlar, torununa kızmadan, belli etmeden meselelerini çözmek istiyordu, onun içinde okul idaresiyle, öğretmenleriyle görüşmeye gelmişlerdi. Elif, dedesinin, ninesinin ve annesinin elini öpüp uğurladı, kapıdan daha ileri gitmedi. Baş başa kalan ebeveynler yeni nesli konuşuyorlardı:
-Sanki hiç çocuk olmamış, birdenbire büyümüş!
-Kızmayı öğrenmiş sadece!
-Ne hoş anlatıyor ama…
-Hani, “dil otu yutmuş" derler ya, tam bizim Elif için söylenmiş...
Daha neler demiyorlardı ki... Mevzuya tam vâkıf olmayan anne nazikçe çıkıştı: "Ben çocukları büyük şehrin büyük gailelerinden zar zor topladım, aldım buraya getirdim anne! Elif'imi niçin susturuyorsunuz ki?” dedi. Anacığı, nasıl da dirileşmişti. Hele baharın getirdiği püfür püfür esen yellerde savrulan çocukların koşuşturmaları bırakıp harp şartlarında bir dağın kayalıklarına tırmananları, şanlı bayrağımızı en zirveye dikip dalgalandırmalarını, oradan sayısız kurşunlara hedef olmayı, basit bir metal düğmenin öldürücü kurşuna denk gelip onu kurtarmasını ve bunları, hem de uzun seneler en yakınlarından bile saklamasını nasıl hissedip anlayacaktı ki? Hele hele; “kaçın kaçın geldik” deyip bağrışmalarını… O âlem başkaydı, hayaller farklı, hakikat ise daha bir zordu. DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
621564 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/621564.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT