BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Taze gelin Nene Hatun ve Hafız Osman Bedrettin…

"Az daha unutuyordum Elif’cik! Erzurum’da iki mühim isim var ki bunlara herkes 'deli' derdi."
 
Ahmet Muhtar Paşa, komutanlardaki ümitsiz hiddetlendi gayr-i ihtiyari, "Böyle zillet altında, aşağılık bir hayat sürmektense ölelim daha iyi" deyip gürleyince ortalık buz kesti. Hemen başka bir subay müsaade isteyip lafa girdi; "Ben karara uyarım! ‘Ölün' diyorsanız başımızın üstüne komutanım!” deyince başkaları da "böyle esir olmaktansa 'ölelim' daha iyi” deyip Paşamıza kuvvet verdi…
Ahmet Muhtar Paşamız son notayı şu cümleyle koydu: "Tabyaları, Erzurum’u kolay kolay teslim etmek olacak şey mi? Türk’ün şanına hiç yakışır mı? Savaşır, hepimiz burada şehit olup gene Erzurum’u zalim Ruslara teslim etmeyiz! Anlaşıldı mı?” dedi, Odanın içinde hırsından sağa sola voltaladıktan sonra bir subaya döndü; "Derhal askeri tam silahlandırın! Hiç kimse kararlarımın dışında hareket etmesin!” emrini verdi. "Emredersiniz komutanım” deyip selâm çaktı, çıktı. Bir başka subayın önünde durdu; Sen de adamlarını al şehre in, dadaşları uyandır. Ahali derin uykuda yakalanmasın." Minarelerden ezan-ı Muhammedî okunsun. Halk uyansın!” Emri alan subay; emir tekrarı yaptı; "Anlaşılmıştır komutanım! Derhal şehre iniyor, bütün Erzumluyu ayağa kaldırıyorum.” Selâm çakarak o da dışarı çıktı. Böylece herkese tek tek vazifelerini verdi.
 - Demek subaylardan Paşamız gibi düşünmeyenler de varmış dedeciğim.
 - Mektepte de arkadaşların öyle değil mi? Herkes her mevzuda hemfikir mi? Değil tabii. Askeriyede de aynı ayrılıklar oluyor, neticede komutanın dediği yapılıyor. 
 - Sonra ne oldu?
 - Paşa bir taraftan emri altındaki komutanlara direktifler veriyor, bir taraftan da minarelerden sabah ezanı beklenirken tabyaların Ruslar tarafından işgal edildiğinin haberini yayıyor, ahaliyi yardıma çağırıyordu.
Abdullah Dede, hislenmişti, pencereden dışarı, gökyüzü derinliklerine baktı, daldı. Elif, dedesinin niçin sustuğunu merak etse de bir şey de demedi, toparlanmasını bekledi. Erzurum’da o devirde olup bitenleri iyice merak ediyordu.
 - Az daha unutuyordum Elif’cik! Erzurum’da iki mühim isim var ki bunlara herkes 'deli' derdi. Nene Hatun, o zaman ihtiyar değildi. Genç taze gelindi Hatun bacımız. Ve Hafız Osman Bedrettin… Tabii bunlara deli denmesinin sebebi; akıl fukaralığından dolayı değil, gözü kara ve her şeyi Allah rızası için yapmalarından dolayıydı. Dadaşlar, sevdiklerine bu sıfatları yakıştırmışlardı. Eskiden yiğitlere böyle lakaplar takılırdı. Meselâ; Delibalta, Deli Hüsrev, Delidolu, bunlardan birkaçı. Şirin Anadolu’muzda yeni yetme genç çocuklar da DELİKANLI denmesi boşuna değildi. Yani öyle demekle; şanlı ecdatları gibi kahraman olsunlar, vatanı, milleti kaldırıp yüceltsinler isteniyordu.
 - Yani şahsi menfaatlerini düşünmediklerinden dolayı deli denmiş, değil mi?
 Dede torununun başını okşayıp alnına bir öpücük konduruverdi.
 - Benim akıllı kızım.
 - Vatansever bir erkeğin yapabileceklerini az çok anlıyorum ama o günkü şartlarda bir genç gelinin “korkusuz" olması olacak şey değil dedeciğim. Ancak buna delilik denir, başka bir ifade yakışmaz, tam delilik. DEVAMI YARIN
 
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
621698 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/621698.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT