BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

"Nereden aklınıza geldi bize yemek göndermek Hocam?"

"Güneş tepemizde... Keçesorlular müsaade isteyip evlerine gidince ben de uzaktan Kâmil Baba’nın türbesine yöneldim..."

 
 
1955 senesinin ağustos ayı... Ağır bir uykunun donakalmışlığından silkinip uyanırcasına Keçesor’da Sekili Tarlanın üzerinde ağır ağır yükselen güneş, tam tepeye çıkmıştı. Daha biraz önce, ayaklarının dibinde uzanıp giden çayı, baştan aşağı kaplayan bulutların rengini almıştı. Bir o yana bir bu yana sallanan kavakların hışırtısından başka hiçbir ses duyulmuyordu. Derken Keçesor Camii’nin damından yükselen müezzinin sesi duyulmaya başladı. Şimdi mavi gök kubbenin tam tepesini biraz geçmiş nar bir top gibi güneş, kızıl ateş saçan oklarını yağdırıyordu bütün köyün üzerine üzerine. Ta geceden beri hiç durmadan çalışan Keçesorlular, yönlerini güneyden 7 derece sağa KIBLE istikametine çevirip omuz omuza saflara durdular.
Yüzleri, kızgın güneş altında kahverengi veya toprak sarısı gibi görünüyordu. Huşu ile huzur-u ilâhiye durmaları bütün yorgunluklarını alıp götürüyor, rahatlıyorlardı.
Cami çıkışında etrafına göz atan Lütfü Hoca, iki üç odun yüklü arabanın altındaki gölgelikte üç dört kişinin uzandığını, üç çift öküzün de Kâmil Baba Türbesi’nin altında otluyor olduğunu gördü.
Sonrasını şöyle anlattı:
- Güneş tepemizde sıcağın en şiddetli vakti. Keçesorlular müsaade isteyip evlerine gidince ben de uzaktan Kâmil Baba’nın türbesine yöneldim; üç İhlâs-ı şerif, bir Fâtiha-i şerife okudum, ruhuna hediye ettim. Bir acelemiz olmadığında, bütün köylüler namaz çıkışında hep böyle okurduk. Bugün köylülerin en yoğun iş güç zamanı olduğundan bekleyemediler, ben herkesin adına okudum bağışladım. Baktım, araba gölgesinde uzanmış yatan insanlar vardı. Kendi âlemlerinde dinlenmeye çalışanlar merakımı celp etti. “Kimdirler, nereden gelip nereye giderlerdi? Bir ihtiyaçları var mıydı?” diye düşünerek yanlarına gitmek istedim ama sonunda fikrimi değiştirdim, önce eve uğradım. Hanıma durumu açtım. Dört beş kişinin rahat doyabileceği bir kuymak yaptı. Göğermiş peynir, bir deste lavaş ekmek koydu bir siniye, çay demledi, şeker de hazırladık, hafızlık yapan talebelerimle gönderdim. İstedim ki çekinmeden rahat yesinler.
Uzaktan görüyordum; yemekler yendikten sonra kalktım, yanlarına gittim. Selam verip aldıktan sonra köyün imamı olduğumu söyledim.
- Afiyet olsun dadaşlar.
- Çok sağ olun hocam. Nereden aklınıza geldi bize yemek göndermek?
- Çok da mühim şey değil dadaşlar! Sizlere kurban olsun, az bile! Gurbet görmüş, geçirmiş herkes benim gibi yapardı. Çünkü ben de kimseden bir şey isteyemezdim. “Bizim buraların adamı ikram etmeyi sever de acından ölse derdini gidip kolay kolay birine açmaz” diye düşündüm. Siz istemeseniz de köyümüzün misafirlerine, ikramlarımızı yapmamız lazımdı. Biz ne güne duruyoruz? Öldük mü ki; iki üç yolcuya bir yudum su içiremiyoruz?
- Doğrusu ince düşünce hocam. Buralı mısınız?
- Narman tarafından. Aha köyünden.
- Aha nere Keçesor nere? DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
628968 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/628968.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT