BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Alabildiğine lapa lapa kar yağıyordu dışarıda...

 
Lütfü Hoca, muhtevayı geri plana iterek bir tek görüntü veya duruma farklı düşüncelerin açtığı farklı pencerelerden bakmayı, farklı açılardan yanaşmayı beceriyordu. Bizzat yaşadıklarını söylemek gerekirse, ortaya çok cepheli ve dolayısıyla çok farklı kıssadan hisse modeli çıkıyordu. Ona göre yaşadıkları; ibret alınacak, hayat yolculuğunun sağlam rehberi gibiydi. 
                    ***
     ACEMİ KÖMÜRCÜ
Verintap’taki; “her akşam bir eve” diye başladıkları sohbetler zinciri devam ediyordu. Sıra Yunus Güneş Çavuşlardaydı.
Çocuklar hazırlanırken, perdenin aralığından dışarı baktı. Uçuşan sayısız ak sineklerden göz gözü görmüyordu. Alabildiğine lapa lapa kar yağıyordu anlayacağınız. Çocukluğundan beri en sevdiği manzaraydı. Aha’da Raziye Bibilerin damına çıkar, minarenin etrafında döne döne kar tanelerinin toprağa düşüşünü seyreder, kardan adam gibi beyazlara bürünürdü beklemekten…
Dışarıyı daha yakından görebilmek için pencereyi de açıverdi. Rüzgâr esmiyor, tarifsiz bir sükûnetle beraber ılık serinlik hâkimdi her yana. Kar taneleri, beyaz kelebekler gibi nazlı nazlı uçuşurken, onlarla hayal kurmak ne güzeldi. Pencerenin önüne dirseklerini koydu, seyretmeye devam etti. Kar taneleri havada uçuşuyor, hiçbir mahlûkatı incitmeden nazikçe ve yumuşak bir inişle yere, ağaç dallarına, damların üzerine üzerine konuyordu.
En yakın uçan kar tanelerini yakalamak istedi. Elini dışarı uzattı. Avucuna usulca konuverdi birkaç akkelebek birden. Bembeyaz ve tertemizdi her biri. Bir an düşündü: “Şu avucumdaki kar taneleri acaba bana başından geçenleri anlatabilirler mi?” diye. Sanki onu duyuyorlardı da fısıldar gibi: “Rabbimin kuvvet ve kudretini tefekkür et, anla ötelerin ötesini…” Bütün hocaları da öyle demiyorlar mıydı? “Etrafına şöyle bak, hakikati gör, ibret al! Hiçbir şey tesadüfen yaratılmamış! Ne fazla, ne eksik… Bize düşen; hakkımızda en hayırlı olanını istemek, Allah rızası için cehdedip gayret göstermektir Hafız Lütfü…”
Yunus Çavuşların kapı önüne kolay gelmişlerdi, karlara bata çıka ve sükûnetle. İçeriden “tangur tungur” kapı sürgüleri açılırken çıkardığı gürültü kulaklarında yankılandı. Zaten aşinaydı bu sese ve dost evlerine. Küllerle örtülmüş bir köz, içini ısıtıyor, şuurunu ışıtan nur olup yükseliyordu. Her şey açık ve ortadaydı. Samimiyeti anlıyor, bu hareketiyle de cevap veriyordu manevi taleplere. Fedakârlıklar, millete hizmet içindi. Fırsat da vakit de çoktan gelmişti…
Yüzünde tek bir kas bile oynamadı. Sakin bir şekilde kar birikmiş başlığını çıkarıp çırptı, düzeltti. Kardan beyazlanmış paltosunu silkeledi.
Cılız bir idare lambasının aydınlatmaya çalıştığı avlunun loş karanlığına girdi. Bir iki basamak taş merdivenlerden çıktı. Hane halkı da orada ve ayaktaydı. Bu arada davet edilmişler de avluya girmekte acele ediyorlardı. Gelenler, tek tek selâmladılar kalpten. İnsan yüzlerini açık bir kitap gibi okumayı bildiğinden Lütfü Hoca, onlardaki bu hürmet ve muhabbet dolu huzurun, saadetin bir arada bulunduğunu anlaması zor olmuyordu. DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
629136 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/629136.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT