BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Diyalog

Diyalog

Sanki yer ayaklarının altından kayıyor, tutunmak istediği her şey elinde kalıyordu. Arkasına bakmaya bile cesaret edemiyordu. Eli bıçaklı üç adam peşindeydi, öldürüp parasını alacaklardı. İmdat diye bağırmak istiyor, fakat gariptir sesi çıkmıyordu. Bu ıssız yerlere nasıl gelmişti, bu adamlarla nasıl karşılaşmıştı, bir türlü anlayamıyordu.



Dürüstlüğün bedeli Sanki yer ayaklarının altından kayıyor, tutunmak istediği her şey elinde kalıyordu. Arkasına bakmaya bile cesaret edemiyordu. Eli bıçaklı üç adam peşindeydi, öldürüp parasını alacaklardı. İmdat diye bağırmak istiyor, fakat gariptir sesi çıkmıyordu. Bu ıssız yerlere nasıl gelmişti, bu adamlarla nasıl karşılaşmıştı, bir türlü anlayamıyordu. -”Demek ki kaderimiz böyleymiş” diye düşündü. Geriye döndü, üç adam da iyice yaklaşmıştı. Üçü de haince sırıtıyor ve elimizden kaçamazsın der gibi bakıyorlardı. Birden yerde bir taş gördü,aldı ve zorlukla attı.Taş en öndeki adamın başına gelmişti. Adam acıyla bağırarak yere düştü. Kafasından kanlar akıyordu. Diğerleri adamın başına çömeldiler. Birisi “öldü”, “öldü” diye bağırıyordu. İkincisi, yere bıraktığı bıçağı alarak, üzerine gelmeye başlamıştı. Elindeki bıçağı kaldırmış, vurmak için geliyordu. “Artık sonum geldi” diye düşündü. Adam bıçağı hızla savurdu. Omuzunda hissettiği darbeyle yerinden fırladı. Aynı anda da başını bir yere vurmuştu. Yüzünü acıyla buruşturdu. Bu bir rüya imiş -Sakin ol hemşerim, kendine gel. Sanırım rüya görüyordun. Ben bu otobüsün şoförüyüm. Son durağa geldik. Bak, senden başka kimse kalmadı. Aşağı inersen, ben de otobüsü garaja teslim edip eve gideceğim. Vakit geceyarısını geçti. Gerçekten de otobüsteydi. Demek ki, kâbus görmüştü. Ter içinde kalmıştı, fakat rahatlamıştı. Sendeleyerek ön kapıya yürüdü, aşağı indi. Birkaç adım atmıştı ki, önüne “pat” diye bir şey düştü, hemen arkasından da otobüs şoförünün sözlerini işitti: -Hey, çantanı unuttun. Allah’ım bana sabır ver, her gün böylelerine denk gelirsem, halim ne olur benim. Eğildi,şoförün fırlattığı çantayı aldı. O anda aklına gelmişti, çantası yoktu ki. Şoföre bağırmak için başını kaldırdığında otobüs köşeyi dönmüştü bile. Elinde çantayla kalakalmıştı. Bir kadın çantasıydı bu. -”Yarın sabah götürüp, kayıp bürosuna teslim ederim” diye mırıldandı. Çantayı yavaş yavaş açtı, sağ elini dikkatlice çantanın içine soktu. Bir parça tutup dışarı çekti. Gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Bu, üzeri kıymetli taşlarla süslenmiş bir inci kolyeydi. Elini tekrar çektiği şey ise, üzerine altın liralar takılmış bir altın zincirdi. Nefesi tutulacak gibi olmuştu. Kolyeleri tekrar çantanın içine doldurdu. Korku ile çevresine bakındı. Hızlı adımlarla eve yürüdü. Kapıyı açtı ve doğru mutfağa girdi. Çantayı masaya boşalttı. Şaşkınlığı iyice artmıştı. Çünkü burada bir servet vardı. Çantayı geri götürecek miydi? Bir an durakladıktan sonra: -Tabii ki götüreceğim, diye söylendi. Nefs mücadelesi İşte o anda, içinde sanki birisi daha konuşmaya başlamıştı. Fakat, hep yanlış şeyler söylüyordu: -Artık zengin oldum, sürünmekten kurtuldum. Horlanmaya, onun bunun emrinde çalışmaya, sık sık kovulmaya, ücret alırken yalvarmaya paydos. -Hayır, hayır. Bu çanta ve içindekiler benim değil. Bulunan her şey, sahibi bulununcaya kadar bulan kimseye emanettir. Emanete hıyanet edilmez.Yarın sabah ilk işim kayıp bürosuna uğramak olacak. -Senin kadar salak bir daha dünyaya gelmez. Doğruluk timsali olarak sen mi kaldın? Düşün çektiklerini... Ömrünün sonuna geldin, hâlâ bir baltaya sap olamadın. -Ya bir de yakalandığımı düşün. Ömrümün sonuna kadar sıkıntı içinde yaşadım, lâkin, utanmadım, utanacak bir şey yapmadım. Hep gururla yaşadım. -Hay senin gururuna tüküreyim. Bu nasıl gurur. Her gün akşama kadar kapanan kanalizasyonları açmak mı gurur? Yoksa istediğin iki yüz elli gram kıymayı verirken alayla bakan kasabın karşısındaki halin mi vakarlı? -Namuslu olduktan sonra her meslek kutsaldır. Hem toplumda iş bölümü vardır. Herkes aynı işi yapamaz ya. Adam böyle düşünürken uykuya dalmıştı. Açılan kapının gıcırtısıyla gözlerini açtı. Karısı kapıdan uykulu gözlerle kendisine bakıyordu. Sabah da olmuştu. Karısı bile inanmadı Kadının gözleri masaya ilişince, yuvasından fırlayacakmış gibi açıldı. -Ahmet, bunlar ne, nereden buldun bu mücevherleri? -Şey, otobüste unutmuşlar, geri vermek istedim olmadı. Biraz sonra, evet biraz sonra kayıp bürosuna gidip teslim edeceğim. Kadının şaşkınlığı iyice artmıştı. -Doğru söyle, çaldın mı yoksa? Allah’ım, bu günleri de mi görecektim. Karakollarda, hapislerde mi sürüneceğiz, ne yaptın sen adam, ne yaptın? -Necla, vallahi otobüste unutmuşlar. Masaya yaklaştı, elleri ile mücevherleri karıştırdı. İnci kolyeyi alıp boynuna geçirdi ve aynaya doğru yürüdü. Kasıla kasıla baktı aynaya. Sonra hızla kocasına döndü. Yüzünde şeytani bir gülümseme belirmişti: -Ne yapacaksın, ne yapacaksın? Bir daha söyle hele. Ahmet ürkek bir sesle cevap verdi: -Kayıp bürosuna... Sözünü tamamlayamadı. -Aptal, salak. Hem kimse beni görmedi diyorsun, hem de geri vermekten bahsediyorsun. Kırk yıldır çektiklerimiz sona erdi, zengin olduk. Hayır, hiçbir şeyi geri vermeyeceksin. -Olur mu hanım, başkasının malını izinsiz nasıl alabilirim. Ani bir hareketle, karısının boynuna geçirdiği kolyeyi çekti aldı ve ardından masadakileri çantaya doldurmaya başladı. Bunun üzerine karısı üzerine atılarak, onu duvara yapıştırdı. Kafasını da çarpmıştı, acıyla kıvrandı. Kesin kararını vermişti. Sonra, Ahmet başını sağa sola sallayarak, mücevherleri çantaya doldurdu. Dışarı çıkmak üzere kapıya ilerledi ve kapıyı hızla çarparak dışarı çıktı. Kayıp bürosune kararlı adımlarla yaklaştı. Tam kapıdan girmek üzereydi ki, öylece kalakaldı. İçerde birileri çanta ve mücevherlerden bahsediyordu. Daha çok kavga ediyor gibiydiler. Birisi yere çömelmiş, hüngür hüngür ağlıyordu. Polislerden biri, ağlayan adama bir şeyler söyledi. Her sözü duyamamıştı, ama çantayı sorduğunu anlamıştı. Adam başını kaldırdığında, onu tanımıştı. Bu, akşamki otobüsün şoförüydü. Hemen kaçmalıydı, işler tehlikeli olmaya başlamıştı. Tam binanın köşesini dönmüştü ki, orada bulunan bir kapı hızla açıldı. İki polisin arasında bulunan otobüs şoförüyle göz göze geldiler. Şoförün gözleri parlamıştı. O da kendisini tanımıştı. -İşte, dedi. İşte, akşam otobüste uyuyan adam, unuttuğu çanta da yanında. Polislerden biri Ahmet’in üzerine atıldı ve kıskıvrak yakaladı. İçerde gördüğü bayan yere düşen çantayı kaptı ve açtı. Ardından sevinçle haykırdı: -Evet, bu çanta benim çantam. İçeri girip bakalım, eksik var mı. Önde çanta sahibi bayan, arkada iki polisin adeta sürüklediği Ahmet içeri daldılar. Odaya girdiklerinde bayan çantayı masanın üzerine boşalttı. Her şeyi kontrol ettikten sonra rahatlamış bir sesle: -Hepsi tamam, dedi. Ahmet’in ağlamaklı gözlerine baktıktan sonra devam etti: -Demek ki niyeti çalmak değilmiş. Buna göre, ortaya koyduğumuz mükâfatı da haketmiş oldu. Cebinden bir zarf çıkardı ve uzatırken: -İşte, dedi. Çantayı bulup ta getireceklere vaad ettiğim ödül. Bu senin hakkındır. Ahmet şaşkın şaşkın bir zarfa, bir polislere bakıyordu. Bunu farkeden bir polis: -Kusura bakma, seni yanlış anladık galiba. Parayı alabilirsin, diye ekledi. Çekinerek zarfı aldı ve koşarcasına dışarı çıktı. Çok yorgun ve uykusuzdu. Evine doğru yürüdü. ¥ Hüseyin ÖZKAYNAKÇI / SİVAS Eylül Yaprak yaprak düştü çimen üstüne eylülde Kırmızı, turuncu, sarı kandil yaprak eylülde Elmalar, armutlar, ayvalar altın toptur dallarda Hepsi allanır, pullanır, ballanır eylülde Hiç sevmem aylardan hüzünlü eylülü Düşer düşer altın bir göl olur gönüllerde Altın, erguvanı göz yaşları akar dallarından Göçmen kuşlar sılaya göçer, hüçünlü eylülde Vakti geçmiştir dallarında, yuvalarda ayrılık Vuslat bakalım olur mu? gelecek bahara Pembe camlar kırıldı, görüldü som karanlık Umutlar, dallar, yuvalar üzgün eylülde Anılarımız düşer, kara kara yanlızlıklar Çocukluk sevdamız puslu bir sevdaya dalar Sevginin kıskacında bizi hapseder zaman Zaman yanar buram buram gül gibi eylülde Bülbülün figanında gül, aşk ile açar Leyla, Mecnun’unu buldu kızgın güllerde Nesimi’nin her seher derisini yüzerler Ferhat’ın dağları deldiği çileli aydır eylül Güller açsın çaresizliğin kör kuyusunda Yeşersin umutlar kardelenler gibi baharda Gönlümde, gönüllü bir nadide gülsün yaz ¥ Necip SARAÇOĞLU / TRABZON Işığın vedası Ötelerin ötesinden bir sükût inlemekte Hayale dalmış orman ânı dinlemekte Titretir yüreğimi bir garip mûsikî Ruhum yıkanıyor bu asîl sessizlikte Hüzmelerini çekerken gün pencerelerden Gökkubbede çıkar bir kızıl yangın Dalgalar peydahlanır esrarlı denizden Hazîn biter sonu, bu ezelî raksın Issız bir gecenin gömülürken bağrına Kırık gönüllerde sonsuz hicrân Soldurur ufku saran kanlı çiçekleri Ateşten saraylarla vedâsı nûrun Geceler karartınca göğünü yüreğimin Ürpertir beni sessizliğin iniltisi Bitmeyen akışı yıldızlarla güneşin Ruhuma açılan hüzün penceresi İşte akşam, işte gök, sahilsiz ummân Başlar cümbüşü şehlâ bakışlı yıldızların Daha da griftleşir bu ummanda zaman Kararır gümüş rengi, dipsiz fezânın Işığın vedâsıyla ağlar cümle âsmân Kırık gönüllerde kalır sonsuz hicrân ¥ Şerife Şeyda ÜNAL Sahil olmak gibi Evrenin hangi uzak köşesinden Meçhul bir güç çeker Bir karadelik Sanki arar inatla Ve görünmeyen elleriyle hüzün Bilmem nasıl bir yanılgıyla Dokunur... Ey sınırlarını sele vermiş Ard ülke Yanın yören derkenarların girift girift Nasıl kıvrım kıvrım bir çelişkiden Bu yalnızlık tacını giydin? Görebilmek güneşi Kütlende titreyen yoksullukla Sanki malum keskin bir sözcüktür İnce ince yıldıran yüreğini... Bulutta yağmur, Toprakta bulut kokusu Acının midesinde hakiat sezgisi Ve mana sılasında Acısıyla masumun hali Dalgalara sahil olmak gibi.. ¥ Halis TAMKOÇ / ANKARA Eller ve İncesu Derebağ’da yıkanan el; Sakal kaşır, yüz yur... Dede, torun... bir uyundur, Göz uyur, gönle vurur, İncesu’yu ne bilir el... Erciyes’teb görünür, sallanan el, Kışın soğuk yazın yel... Pelverdeye, köfteye, dudak büker, İncesu’yu ne bilir el... Kışlada, üzüm taplayan el, Dağıtır yükünü, gelen geçer yer. Kara Mustafa Paşa’nın hanı, camii, sebiller... İncesu’yu ne bilir el... Koca çanağı tutan el... Yapar da ence eller... Gurbet sızısı bağrım deler, İncesu’yu ne bilir el... ¥ Kemal Süha ESEN / İSTANBUL Kum tanesi O bir küçük kum tanesi Üzrinden neler geçti Yel savurdu, gün kavurdu Çılgın seller aldı geçti Kum tanesi, yandı, yundu Nice sular ısındı Cuştu, sustu ve usandı Yanık gönüllü suya kandı... Göz yaşı ile Hakkı andı Olsam minik kum tanesi Yanık gönüller hanesi Aşk odunun pervanesi Can kuşunun sermayesi Türlü çeşit derde yanmak, Yanmanın demine kanmak. Canımdaki, can çaresiz, Hiç can var mı ki yaresiz ¥ Nihayet AĞAÇAY / İSTANBUL
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT