BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Diyalog

Diyalog

Gün ışımış yeryüzünü aydınlatan güneş göz kamaştırıyordu. Gözlerini kaldırıp baktı, gözlerini ovdu çocuk. Annesinin elinden tuttu sonra; birden telaşla - Anne, anne diye seslendi: - Neden güneş bu kadar parlak?



Çocuğun bahçesine girmek Gün ışımış yeryüzünü aydınlatan güneş göz kamaştırıyordu. Gözlerini kaldırıp baktı, gözlerini ovdu çocuk. Annesinin elinden tuttu sonra; birden telaşla - Anne, anne diye seslendi: - Neden güneş bu kadar parlak? Anne çocuğuna eğilip baktı, daha sonra gözlerini kaldırıp güneşe bakmak istedi, kamaşıverdi gözleri; bakamadı. Çocuğuna ne cevap vereceğini düşündü anne. Sevgiyle saçlarını okşadı. - Canım yavrum dedi: - Dünyamız o kadar büyük ki onu aydınlatmak için kocaman, çok ışık saçan bir güneş, aydınlık lazım. Onun için çok parlak. Nasıl ki akşam karanlığı aydınlatmak için biz evlerimizde elektrik kullanıyoruz, lambalar yakıyoruz. Eğer lambalar yanmazsa odalarımız karanlık oluyor değil mi? - Çocuk “hımm diye kafasını salladı” - Anne güneş olmadığı zaman dünya karanlık ve soğuk olmaz mı? - Badem, erik ağaçlarının çiçek açması, güllerin açılıp kokması, yediğimiz yiyeceklerin beslenip büyümesi bir bakıma güneşle mümkün. Her şeye, hepimize güneş lazım. Canlı cansız tüm varlıklar ondan faydalanıyor öyle değil mi çocuğum? Sonra bu kadar büyük dünyayı ancak güneş gibi ışıkları çok lamba aydınlatabilir, ısıtabilir. Bu halde iken güneşe bakmak imkansızdır. Bakmak istersek gözlerimiz ağrır ve kamaşır. - Anladın mı yavrum? Çocuk başını salladı. - Evet anne dedi. Sonra annesiyle birlikte yürüdüler. Çocuk annesinin anlattıklarını düşündü, başını annesine kaldırıp: - Canlı ne demek anne? - Yaşayan her şey. Gözümüzle görebildiğimiz ağaçlar, kuşlar, meyveler, hayvanlar, çocuklar, insanlar hepsi canlıdır. Bak çocuğum şu bahçeden sarkan asma ağacı, gül dalı, şu uçan serçe, şu karşı ağacın dibindeki kedi hep canlıdır. Canlılarda insanlar gibidir yavrum. Onlarda doğar, büyür, yaşar ve ölürler. Tıpkı Hacı deden gibi, Hacı nene gibi. Onlarda bizim gibi yaşıyorlardı, oturup kalkıyorlardı, yiyip içiyorlardı. Bir gün baktık ki Hacı deden öldü, bir süre sonra da Hacı nenen. Hatırlıyor musun? Bayramda kabrine gitmiştik. Su dökmüştük mezarının üzerine. Fatiha okumuştuk. İşte onun gibi bütün canlılar günün birinde yaşadıkları gibi ölürler. İşte o zaman cansız hale gelirler. Kuru bir yaprak gibi. Kuru bir dal ya da odun parçası gibi olurlar. Çocuklar bu yaşlarda ne de çok meraklı oluyorlar diye düşündü. amma sorular soruyor şu küçük zıpır diye içinden geçirdi. Ne var ki, çocuklar sorarak öğrenirler diye de kendi kendisine karşılık verdi. Sonra düşündü. Yoruldum. (Çocuğun soruları yordu beni) dedi. Zor olan şu: Çocuğun anlayacağı bir şekilde ona anlatabilmekte. Acaba çocuğun anlayacağı bir şekilde anlatabilmiş miydim? Başarabilmiş miydim diye düşünmekten kendini alıkoyamadı. Gidecekleri yere kadar yürümüşlerdi. Hem de tatlı tatlı konuşarak. Kapıyı çaldılar. İçerden tıkırtı sesleri geliyordu. Evdeydi teyzesi. Geldim, geldim. İşte açıyorum, sesini iştti annesiyle. Kapıyı açan teyzesiydi. Teyzesini görünce sarıldı teyzesine, kucaklaştılar Abla hoş geldin. Buyur içeri. Evimiz müsait. Sadece çocuklar var içerde. Teyzesinin çocukları içerden bağırıyorlardı. - Kim geldi anne? Annesi: - Teyzenler. (Teyzenler sözünü duyar duymaz) içeriden bir sevinç fırtınası koptu. Koşuştular, sarmaş-dolaş oldular. Sonra kendi aralarında oyunlar kurdular, oynamaya başladılar. Çocuklar oynamaya başlayınca onlarda arkalarına yaslanıp hazırlanan kahveyi içtiler. Yol boyunca yeğeninin sorularından, karşılıklı konuşmalarından bahsetti ablası. Ara ara çocukları izlediler. Ne çok özlemişler birbirlerini diye iç geçirdiler. Anne dikkat etti. Yolda konuştuklarını teyzesinin çocuklarına bir bir ciddi ciddi anlatıyordu. Sonra soruyordu teyze çocuklarına: - Siz bunları biliyor musunuz? Ben bunları daha bugün öğrendim diyerek hava atıyor, aklınca onlara da öğretmeye çalışıyordu. İki anne çocukların oynarken bile öğrendiklerini birbirlerine öğretiyor olmasından mutlu oldular. Uzun sohbet ve içilen çaydan sonra ayrıldılar. Teyze küçük yeğenini vedalaşırken kucakladı, öptü. - Allah’ım bu yaşta bu kadar zekice sorular sormak. - Afacan dedi son kez sıktı, bir daha öptü. Kendi çocuklarını düşündü. Böyle sorular sorsaydılar nasıl cevap verirdim onlara. Böyle sorular sormuş muydular diye düşündü? Bu tür şeylere şimdiye kadar hiç önem vermemişti. Oysa, çocukların sorularına cevap vermek kadar sıkıcı bir şey yok diye düşünüyordu. Sonra kapıyı kapattı. Doğruca evdeki kitaplığa yürüdü. Bir müddet kitapları okşadı. Onların tozlarını aldı. Tek tek gözden geçirdi kitapları. Çocuklarla ilgili olanları ayırdı. Okumak istiyorum bunları dedi içinden. Neden okumak istiyordu. Ne olmuştu da kitaplar bu kez çok yakın olmuştu kendisine? Kitaplar kucağında salona geldi. Çocuklar oynuyorlardı. annelerini gören çocuklar oynamayı bıraktılar: - Anne, kucağındaki kitapları ne yapacaksın? - Okumak istiyorum. - Anne bizde okuyalım, bize de ver dediler. - Hangi kitapları okuyacaksın anne dedi biri. - Anne bize de okur musun dedi bir diğeri. Buna benzer bir sürü soru sordu çocuklar. İlk defa çocuklarına kızmadı. Onlara sevgiyle, şefkatle baktı. Her birini kucakladı, öptü. - Bana izin verirseniz biraz okumak istiyorum dedi genç anne. - Okuduklarımı size de anlatırım olmaz mı diye ilave etti. Çocuklar kafalarıyla onayladılar. Onlar oynamaya yeniden başlarken kendiside kitapları okumaya başladı. Bira ara çocuklarına gözlerini kaldırıp baktı, onları ihmal edişini düşündü. Hayıflandı. - Sonra ne çok şey var bilmediğim. İnsan okumayınca nereden bilecek eksiklerini. Bundan böyle daha çok kitap okuyacağım diye kendi kendisine söylendi. Mümkün oldukça haberlerden başka bir şey izlemeyecekti televizyonda. Akşam karanlığı çökmeye başlamıştı. Birazdan ezan okunacak diye kalktı yerinden. Akşam yemeği için mutfakta bir şeyler hazırladı. Ezan okunmaya başlayınca abdestini alıp, namazını kıldı. Çocuklarına seslendi sevgiyle: - Haydi çocuklar ezan okundu, abdestinizi alın, namazınızı kılın birazdan babanız gelir. Bu sözlere çocuklar bir başka uydu. İkinci kez söyletmediler. Buna anne fark etti. Güzel bir gelecek için güzel düşünmek gerekir diyerek beyini beklemeye koyuldu. Derinden, anlamlı bir şekilde tebessüm ederek. ¥ Ayşe K. CANBAZ Ben öğretmenim Değil mi ki hepsi, “Şanlı bir bayrak” uğruna... Adım yok benim, sormayın, Önemli değil nerede yaşadığım da, Ben ki, Edirne’den Kars’a kadar kök salmışım, Benim ellerimde, Filizlenecek genç beyinler... Nasıl eğilir, nasıl, Her zaman dik olan bu onurlu başım?... “Bir hilal uğruna yarab, ne güneşler batıyor” derken yürekten duygulanışım... Belli ki beni örnek alacak, Oğlum, kızım, yavrularım. Özüne ihanet, Özüme kalleşlik yakışmaz bana, Değil mi ki hepsi, “Bir cennet vatan” uğruna... Adım yok benim, sormayın Önemli değil nereli olduğum da. Bazen bir dağın yamacında, Tozlu yollardan aşarım köye... Bazen de, Kentin kara, soğuk günlerinde, Güneş olurum geceye. Yanıp tutuştuğu zaman yüreğim, Görev aşkıyla... Bilin ki, Gözüm karadır. Bilin ki, Yıldırmaz beni, Kırılası kirli ellerden, sıkılan kurşun... Korkaklık, Hiç mi hiç yakışmaz bana, Öylesine Bu bahar yine yaza döndü Mevsim kış havasında. Kuşlar başka şakır oldu, Gönüller aşk yarasında. Renkler birbirine karıştı, Matem beyazın alasında, Cahil kafalar taşıyamaz bu yükü... Bir telaş var yaşanan Ben burdayım der gibi, Dikilmiş önümüze zaman ir güle bin diken çok değil,,, Bin bülbül lâzım ağlayan... Kanadı kırık sevgilerin, Çocukların boynu bükük Oyunları yetim... Arasında kaldım meçhul meçhul dertlerin, Ruhum kıyama çıkıyor, isyan içinde bedenim... Ben nerdeyim, nerdeyim... Kendimi kaybettim, Seni aramaya gittim, Sokak sokak... Her yüz kıvılcım, her göz tuzak. Anladım yolumu bulmak bana düşer. Yolun bana çok uzak. Kendimi bulduğumda sen yoktun, Küçücük yürek oldum taşıyamadım bu yükü... ¥ Yusuf ARSLAN / EREĞLİ Son rüzgâr Hüznün toprağa tüştüğü an Ellerde solmuş yapraklar görünür. Sonbaharın geldiğini söylüyor olmalı, Gönüldeki acı sesler. Dudaklarının catladığını, Gözlerinin kuruduğunu. Anlatıyor olmalı Bu son esen rügarlar. ¥ Yaşar Kemal KİBAROĞLU / RİZE Yolcu Yolcuyuz hepimiz fani dünyada Kimimiz hayalde kimimiz rüyada Hancı sesimizi hep duysa da Bekliyor bizi ebedi dünyada ¥ Emir KAPTAN/BANDIRMA Bahçe, bağlar Ne de keskin esmektedir, Serin seher o yelleri... Koparıyor yaprakları, Ve de narin o gülleri... Bahçelerim, gülistanım, Perişandır ne olacak... Gonca güller hep aşmıştı, Sararıp da tüm solacak... Boy vermişti yeşil yonca, Gül açmıştı gonca gonca... Heba oldu emek onca, Soldu ekin ve de yonca... Akıyor şu sular çağlar, Bozuldu hep bahçe, bağlar, Deli gönlüm hüzünlüdür, Ah eder de durmaz ağlar... Karşı yamaç sıra dağlar, Yağmur yağar, sular çağlar, Bozuldu hep bahçe, bağlar, Mahsul suya gitti ağlar... Seller, sular tıpkı deniz, Tüm ekinler oldu anız, Sararıp da soldu beniz, Kalpte hüzün, gönlüm ağlar... Çektim bin bir o mihneti, Sele, suya neden gitti? Ellerimin o zahmeti, Emek boşa gitti ağlar... Nedir başa bu gelenler? Olanların var hikmeti... Neden çektim o zahmeti? Bozuldu hep bahçe bağlar... ¥ Nazım TAŞTAN / KONYA Ödeyemem Hakkın çoktur anam bilirim ödenmez Ne ömrüm yeter ne bildiğim dualar İste kafiri dize, dünyayı önüne sereyim Gözün yoktur anam bilirim dünya malında Kaç kere okudum o gözlerden Keşke taş doğursaydım ağıtını Ben beyaz çarşaflı hasta Sen yüreği kanayan canlı cenaze Kolay mı öyle ödemek Aklım ermez iken altımı belemek Saçlarında aklar çoğalırken gülerek Değişmem dinim hakkı için Ne canana, ne de İstanbul akşamlarına Kahırlıyken bile can kurban Senin azarlarına Gönderemedim Kabe’deki bağlara Kısmet değilmiş varmak Mekke’deki dağlara Ben ağlarken ciğerinde eriyen yağlara Kurbanım can anam Hakkını ödeyemem Suçum çok, yüzüm yok af dilemeye Bir de göresim gelmiş ki Bilsen anacığım bir bilsen Derdimi kim dinler senden başka Ben dahil beş çocuğuna dağıttığın aşka Kurbanım can anam hakkını ödeyemem ¥ Mahmut Erkan ÇAMURLU / MANİSA ¥ Ferda B. ÇETİN Toz olsam izinde Yasaklar mıdır,ah,susturan beni, Yoksa şehri delen baykuş gözler mi? Dur durak bilmez,sıkıntılı yüreğim, Acımasız sorgulara mahkûm ettim zamanı, Yetersiz cevaplar ürpertirken insanı, Sevgiler uçuşuyor gözlerimde, Her yerde izini görmekteyim, Gittin de bıraktın bizi yetim, Hasretinde köz olmak ne güzel. Çiçekler midir,ah,durduran beni, Yoksa bahçeyi bozan köstebekler mi? Hangi ağacın altında bilmem,son durağım, Hayal kırıklığı karartsa da bulutlarımı, Bir çınar dalından toplarım umutlarımı. Zaman ölüme yürümekte, Ip ıssız bir ormanda mı kaybolacağım? Yittin de,bıraktın bizi yetim, Varlığında söz olmak ne güzel ¥ Hüseyin ÖZKAYNAKÇI
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT