BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > RAMAZANNAME

RAMAZANNAME

Ramazanın ilk gecesinde olduğu gibi bayramı müjdeleyen davul sesleri çocuklarla beraber büyükleri de ruhani bir sevinç içinde heyecana getirirdi.



Bayram heyecanı... Eskiden bayramlar şimdiki gibi sıradan değildi. Hazırlıkları ramazanın on beşinden sonra başlar, Kadir gecesinden sonra hemen herkes bayram havasına giriverirdi. Herkes bütçesine göre bayramlık elbiseler tedarik eder, kunduralar alınır, çamaşırlar hazırlanır, kız erkek bütün çocuklar bayramlıklarını giyip kuşanmak için bayram davulunu beklerdi. Ertesi güne kadar sabredemeyip etkenden bayramlıklarını giyip sokaklarda dolaşan çocuklar olurdu... Mini miniler ise kunduralarını ve daha başka bayramlık cici bicilerini başucuna koyup uyurlardı. Ramazanın ilk gecesinde olduğu gibi bayramı müjdeleyen davul sesleri çocuklarla beraber büyükleri de ruhani bir sevinç içinde heyecana getirirdi. O sevinçli günlerin müjdecisi olan davulun, Dan dana da dan dana da dan dana Dan dana da dan dana da dan dana Sedası memleketin ufuklarında gürlerken gönüllerde ne yüce ve ne kutsal hatıralar gelip geçmezdi ki... Bayram gecesi, bahşişler kaselere, çamaşırlar bohçalara konularak dönme dolaba yerleştirilip haremden selamlığa verilirdi. Selamlıktan da hareme mukabele olarak un kurabiyesi yollamak adetti. Bayram sabahı ortalık ışılarken minarelerde ilahi namelerle temcit verilir. Sabah ezanı okunur. Büyükler bayramlık elbiselerini giyer, süslenir, saçlar, bıyıklar, sakallar taranır, güzel kokular sürünülürdü. Minarelerden temcidin tehlili ile vecd içinde camilere koşarlar. Sabah namazından sonra hep bir ağızdan birkaç defa tekbir getirerek bayram namazını cemaatle beraber eda ederler. Sonra herkes hısım akraba, eş dost, konu komşu ile el sıkarak, küçükler büyüklerin ellerini öperek bayramlaşırlardı. Evlerine dönen cemaat eve girer girmez kapı önünde bekleyen ailesiyle eller öpülerek, kucaklaşılarak, küçükler öpülüp koklanarak sevinç içinde bayram tebrik edilir. Daha sonra konu komşu ziyaretleri başlardı. Memurlar da amirlerini evlerine bayram ziyaretine giderlerdi. Bu çok masraflı olan bayram ziyaretleri 1845 yılında resmen kaldırılmış, memurların çalıştıkları yerde bayramlaşmaları ve amirlerinin evlerine gitmemeleri bir kararname ile hükme bağlanmıştır. Bu tür bayram tebriklerinin haricinde evleri ilk olarak bekçiler ziyaret ederlerdi. Bekçilerin birinin elinde sırık durur; o sırık evlerden birinin penceresinden uzatılır, içeriden de sırığın ucuna basma, mendil ya da değişik hediyeler bağlanırdı. Mahalle bekçilerini İstanbul’a has tulumbacılar takip ederdi. Bayram dolayısıyla şekerci dükkanlarından başka yer yer her köşe başında gelin askısı gibi süslenmiş şekerci sergilerinin önleri, müşterilerle dolar boşalırdı. Uzak yerlerdeki ahbaplara ve akrabaya bayram şekeri götürmek adet idi. Herkes haline göre buna riayet ederdi. İpek işlemeli çevreler, mendiller, çil çil kuruşlar süslü çıkıncıklarla el öpmeye gelen çoluk çocuğa verilirdi. Bayramlar en ihtişamlısı tabii ki İstanbul’da olurdu. İstanbul’un bir çok köşesinde bayram yerleri vardı, ancak en meşhurları Fatih, Vefa, Cinci meydanı ve Kadırga, Üsküdar’da Doğancılar, Haydarpaşa, Beşiktaş’ta Ihlamur köşkü civarı, Beyoğlu’nda Firuzağa, Kabataş meydanları, Kasımpaşa’da Tabakhane meydanlarıydı. Bu meydanların etrafı birçok çadırla çevrilirdi. Büyükçe bir çadırın içinde hokkabazlar, halkın denizkızı dediği deniz mahluku, toparlak kafalı, iki yanında ele benzeyen kanatçıklarıyla yarı belden aşağısı pullu balık Deniz aygırı diye çoluk çocuğa onar paraya seyrettirilir. Meydanın orta yerinde türlü türlü eğlenceler yapılırdı. Etrafı parmaklıklı birçok arşınlık kare biçiminde dört tarafı sıra sıra çocukların oturacağı asma salıncaklar, Ekseriya delikanlıların tercih ettiği kolon salıncaklar, Üç dört arşınlık kare biçimindeki dört beş çocuk alacak kadar etrafı parmaklıklarla çevrilmiş fırıl fırıl dönen dönme dolaplar, Üstü açık, küçük küçük arabalara koşulmuş at, karaca, aslan kafalı, sakallı, bıyıklı, insan başlı, at gövdeli heykellerden olan atlı karıncalar, dört beş çocuk alabilecek kadar küçük, üstü püsküllü tenteli çek-çek arabaları ve çocukları bayram meydanında dört dönerek gezdiren Midilliler, merkepler, atlar o zamanki çocukların en büyük eğlencesiydi. O cicili bicili bayramlıklarıyla koşuşturan yavrucakların cıvıltılarına doyum olmazdı. Bu meydanın dışında, tatlı tuzlu ne kadar yiyecek satıcısı varsa kuşatır; seyyar oyuncakçılar, kuş lokumcular, gevrekçiler, kurabiyeciler, zülbiyeciler, börekçiler, şerbetçiler, çörekçiler, simitçiler dolaşır; turşucularda lahana, biber, hıyar turşuları satarlardı. Bayram yerleri dışında birçok çadır kurulur, kahveler, nargileler, çubuklar içilirdi... Esnaf locaları bayramlarda geziler tertip ederdi. İstanbul civarındaki seyir yerlerinde at koşuları, adım atlama, çeki taşı kaldırma, pehlivan güreşleri gibi idman oyunları da oynanırdı... Menkıbeler Cennet elbisesi... Bir bayram günü halk toplanmış, neşeli idiler. Şehzâdeler (Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin) de geldiler. Resûlullah “sallalahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin hizmetine müşerref olup (huzur-u şeriflerine varıp), tazarru’ ile arz ettiler ki, ey Seyyidi Kâinât! Kureyş ileri gelenlerin çocukları, giyindikleri yeni ve renkli elbiselerle övünürler. Bizim de yeni ve renkli elbisemiz olsa idi, giyerdik. Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bu endişe ile, Allahü teâlânın dergahına niyaz ederken, Hazreti Cebrâîl aleyhisselâm gelip, Cennetten kâfurlu iki elbise getirdi. Birini Hazreti Hasan’a, diğerini Hazreti Hüseyin’e verdi. O şehzâdeler elbiselerini renksiz görüp, tazarru’ ettiler ki bizim de elbiselerimiz renkli olsa idi dediler. Cebrâîl aleyhisselâm bu kolaydır; yâ Resûlullah. Emir buyur, su getirsinler. Ben elbiselerin üzerine dökeyim. Siz de ayı ikiye bölen elinizle ovalayın. Şeyhzâdeler renk beğensinler, dedi. O emir söylenince Hazreti Hasan, buyurdu, bana zümrüt renkli elbise sevimlidir. Hazreti Hüseyin buyurdu, bana lâle renkli elbise sevimlidir. Hemen istedikleri gibi mesrûr olup, elbiseleri giyip, sevindiklerinde, Hazreti Cebrâîl aleyhisselâm ağladı. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: “Yâ kardeşim Cebrâîl! Herkesin sevindiği bir zamanda senin ağlamanın hikmeti nedir?” Cebrâîl aleyhisselâm buyurdu ki: “Ey seyyid-i mükerrem! Cennette gördüğün kasrları unuttun mu ki, Hazreti Hasan’ın kasrı yeşil, Hazreti Hüseyin’in kasrı kırmızıdır. Bu elbiselerin rengi de onlara işarettir ki, Hazreti Hasan’ın zehir içip vefat edeceği sırada mübârek rengi zümrüt gibi olur. Hazreti Hüseyin’in mübarek yüzü kana boyandığı zaman rengi kırmızı olur: Zamanın sâkisinin iltifatı budur ki, Hasan’ın bardağına zehir dökmektir, Felek celladının ahdi ile de, şehit Hüseyin’e kılıç çekmektir. Menâkıb-ı Çihâr-ı Yâr-i Güzîn Sarayda bayram... Osmanlı döneminde bayram, devlet erkânının katıldığı, büyük hazırlıkların yapıldığı alanlarda halkında geniş katılımı ile yapılırdı. Saraylarda da hazırlıklar pek evvelden başlar, yapılan merasimler ile halk ile devlet erkânının kaynaşması sağlanırdı. Fatih Sultan Mehmet tarafından kanunlaştırılan saraydaki bayramlaşmanın belli usul ve kaideleri vardı. Padişah bayram sabahı sabah namazını Hırka-i Saadet Dairesi’nde kılardı. Hırka-i Saadet Dairesi’nin önüne bir kafes konulur, içine de taht konurdu. Padişah oturduktan sonra orada hazır bulunan imam ve hatipler birer aşr-ı şerif okurlardı. Bundan sonra haznedar başı bunlara hediye ile câizelerini verir, arkasından mehter çalmaya başlardı. Mehter çalarken oradakiler “Ve hemîşe bunun emsâli eyyâma erişmek nimeti müyesser ola!” diye alkış tutarlardı. Duacı çavuşlar da hep bir ağızdan duaya başlarlardı. Padişahın bayramını tebrik edecek olanlar sabah namazını Ayasofya Camii’nde kılarlar, namazdan sonra saraya gidip Kubbealtı’nda toplanırlardı. Daha sonra Padişah tahtın önüne gelir, nakîbüleşraf efendi yüzü Padişaha dönük, ayakta ellerini kaldırıp bir dua okuduktan sonra Padişahın bayramını kutlar selâm vererek huzurdan çıkardı. Enderun Ağaları da yüksek sesle “Aleyke avnullah!” (Allah’ın yardımı üzerine olsun) derlerdi. Daha sonra Sadrazam, Vezirler, Rumeli ve Anadolu Kazaskerleri gibi yüksek makam sahiplerinin ardından Başdefterdar, Nişancı ve Reisülküttab takip ederdi. Daha sonra Şeyhülislam ulemanın başında tebrike gelir, bunları Piyade ve Silâhtar Ağalarla, Yeniçeri Ocağı’nın yüksek rütbeli zabitlere sıra gelirdi. Bunları ise Çavuşbaşı, Cebecibaşı, Topçubaşı, Humbaracıbaşı ve Lağımcıbaşı takip ederdi. Bazı bayramlarda padişahlar halka açık büyük şenlikler düzenletirdi. Bu bayram şenliklerinden yakın tarihte yapılan biri, Sultan Abdülaziz’in 25-28 Nisan 1866 tarihleri arasında düzenlettirdiği şenliktir. Osmanlı şenliklerinde seyirciler yarım ay şeklinde otururlar, Padişah’ın otağı da bunların tam merkezinde olurdu. Padişahın otağının sol yanında ziyafet çadırı, sultanların kahvecileri, baltacılar, şehzade hocalarının çadırı yer alırdı. 15. Yüzyıldan itibaren şenlik düzeni belirli bir protokol ve programa bağlanmıştır. Bayramlarda öğleden önce bayramlaşma, ikram, pîşkeşlerin dağıtılması ve yemekle geçer, öğleden sonra da gösteriler yapılırdı. Büyük törenlerde geceleri kandiller, mahyalar ve fişeklerle donanma düzenlenirdi. Yapılan gösterde çeşitli hünerler, esnaf oyunları, dramatik oyunlar, sportif oyunlar yere alırdı. İkindiden sonra esnaf alayları otağ-ı hümayun önünden geçerdi. Her esnaf loncasının bir, iki veya üç flaması vardı. Loncalar ya kendi meslekleriyle ilgili oyunlar veya hoşa gidecek hüner gösterileri yapardı. Esnaf gruplarının Padişaha kendi meslekleriyle ilgili nadide eşyalar vermeleri adetti. Eskiden İstanbul’da birçok yerde bayram alanı kurulurdu. Bunlardan en önemlileri Şehzade Camii avlusu ve Fatih Meydanı’nda kurulanlardı. Cumhuriyetin ilanından sonra dini bayramların kutlanması resmi protokolün dışına çıkarıldığı için sadece gelenek halinde korunmuştur. Türbe Ziyareti Seyyid Burhâneddîn Tirmizî Nisbesi Hüseynî’dir. 1165 senesinde Tirmiz’de doğdu. Anadolu velîlerinden. Hazret-i Hüseyin’in torunlarından olup, seyyiddir. İlk tahsîlini babasının yanında yaptı. İlim öğrenme arzusunun fazlalığından dolayı Belh’e giderek Sultân-ül-Ulemâ Behâeddîn Veled hazretlerine talebe oldu. On iki yıl hocasının hizmetinde bulundu. Bu zaman zarfında bütün ilimleri öğrendi ve mânevî yüksek derecelere kavuştu. Hocası, oğlu Mevlânâ Celâleddîn’in terbiyesini ona havâle etti. Seyyid Burhâneddîn mübârek hocasının ölümünden sonra emri olduğu için Mevlânâ’nın; ilim, irfân ve velîlik yolunda yükselip yetişmesi çok gayret gösterdi. Seyyid Burhâneddîn, Mevlânâ’nın lalası ve atabeki olmakla meşhûr oldu. Zamânında bulunan evliyânın büyüklerinden ve önde gelenlerinden olan Seyyid Burhâneddîn Muhakkık, devamlı Allahü teâlâya ibâdet ve tâat ile meşgûl olur, bir an O’ndan gâfil bulunmazdı. Dâimâ riyâzet ve mücâhede eder, nefsin arzularını yapmaz, nefsin istemediği, ona zor gelen şeyleri yapardı. On beş gün ağzına lokma koymadığı zamanlar olurdu. “Karnınız aç olsun! Bunun için de çok oruç tutunuz! Çünkü oruç, hikmet hazînelerinin anahtarıdır. Oruç tutmak, kalp gözünün açılmasına, kalbin rikkate gelmesine sebep olur. Ayrıca oruçlunun duâsı, Allahü teâlâ indinde makbûldür.” buyururdu. 1240 senesinden sonra vefât ettiği bâzı kaynaklarda bildirilmektedir. Ramazaniye Hoş hatıralar ki... Âfâk bütün hande, cihan başka cihandır; Bayram ne kadar hoş, ne şetâretli zamandır! Bayramda güler çehre-i ma’sûm-i sebâvet, Ümmîd çocuk suret-i sâfında iyandır Her cebhede bir nûr-i mücerred lemeânda; Her didede bir rûh demâ-dem cevelândır Âlâm-ı hayâtın iki kat büktüğü ecsâd Fevzindeki te’ser ile âsûde revandır. Ferdâ-yı sükûn-perveridir sâl-i cidâlin, Heycâ-yı maişetteki feryâd-ı mehîbin Dünyada biraz dindiği an varsa bu andır. Subhunda buharın şu sabâhat bulunur mu? Bak çehre-i gabrâya: Nasıl şen, ne civandır! Her sînede bir kalb-i meserret darabanda, Her kalbde bir âlem-i eşvâk nihandır. Raksan oluyor cünbüş-i dûşiyle anâsır, Gûya ki bütün sadr-ı zemin pür-galeyandır. Eşbahı da cüşân ediyor feyz-i mübünü, Yâ Rab bu nasıl rûh-i avâlim-sereyandır! Bayramda gelir yâda ne hoş hatıralar ki: Bin ömre verilmez, o kadar kadri girandır, Iydin bana daim görünür levh-i kerîmi: Mâzî-i tufûliyyetimin yâd-ı besîmi. Mehmet Akif Ersoy Osmanlı mutfağından Tavuk kebabı Birkaç dürlü olar. Bütün san’at-ı tabhı (genel pişirme sanatı) tavuğu be’det-tathir (temizledikten sonra) tuzlayup iki üç saat dura. Ba’dehû (sonra) şişe takup mu’tedil kor üstünde (hafif yanan ateş üstünde) muttasılan (hiç durmadan aralıksız) çevirüp yağı damlamaya başladıkça cüz’i has-ı dakik (has un) eküp bilâ tevakkuf (hiç durmadan ara vermeden) çevireler. Yine damladıkça çevireler. Ve eğer has un ekeler, bu vechile (bu şekilde) üç dört defadan sonra ateşten şişle kaldurup üç dört tabak çerçeve kağıdını tavuğa sarup iplik ile dikeler. Ve yine tabh olunca (pişirince) şişle acele çevireler. Ba’dehû (sonra) kağıtları alup tavuğa sahana vaz’ ve soğutmaksızın ekl oluna (tavuğu sahana koyup soğutmadan yenmesi gerekir) Bu vechile (bu şekilde) tabh (pişirme) yumuşak ve latif (güzel) kebap olur.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT