BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > DİYALOG

DİYALOG

O, buz gibi mezar taşına evladım diye özlemle, sevgiyle sarılan kadın bizim annemiz... Kara toprağın bağrında aslanlar gibi yatan o mavi gözlü çakı gibi askerin acıyı bal eylemiş çok sevgili annesi “vatan sağolsun” derken gözlerindeki seli, yüreğindeki derin yarayı gizlerken onurlu ve gururlu.



Mavi gözlü askerin annesi O, buz gibi mezar taşına evladım diye özlemle, sevgiyle sarılan kadın bizim annemiz... Kara toprağın bağrında aslanlar gibi yatan o mavi gözlü çakı gibi askerin acıyı bal eylemiş çok sevgili annesi “vatan sağolsun” derken gözlerindeki seli, yüreğindeki derin yarayı gizlerken onurlu ve gururlu. Canından kıymetli evladının toprağını okşarken “Mavi gözlü paşam bilmeden incitirsem ne olur, ne olur bana söyle” diye adeta yalvaran, her çiçekte evladının güzel kokusunu arayan o kadın, artık bayramları hiç sevmeyen ama bayramlarda geçmiş o güzel günleri düşünerek belki de bu bayram gelir diye mavi gözlü askerinin sevdiği yemekleri ve tatlıları hazırlayan, bayramlarda evini hiç terk etmeyen, gözleri kapıda, kulağı zil sesinde takılı kalan sabırlı kadın bizim annemiz... Aslında biliyor mavi gözlü paşası hiç gelmeyecek. Umut bu ya, yine de gelecekmiş gibi hep bekliyor, belki gelir, kapıda kalır diye korkuyor. Sıra bende mi!.. Her yıl anneler günü gelince şimdi sıra bende diyerek, o çok önemli buluşmaya bir buket çiçek elinde koşuyor mavi gözlü paşasının yanına. Böyle buluşumlar acı olsa da annemizin bir dahaki anneler gününe kadar hayatta kalmasını sağlıyor. Herkesin düşündüğünün aksine, yıllara rağmen onun yüreğindeki acı ne geçti, ne azaldı, katmerli acıyla yaşamasını en çok o öğrendi. Hiç usanmadan onca acıyı yaşamına katık yaptı. Hayatında hep zor günler yaşayan, işte o zor günlerde bile her gün biraz daha güçlü görünmek isteyen, o olağanüstü kadın, çocuklarına yaralı yüreğini siper eden, ayaklarının altındaki kutsal cenneti mavi gözlü paşasına saklayan o fedakâr, iyi kalpli annemiz... Belki yüzü hiç gülmese de evladının yüzünün hep gülmesini isteyen, hayatını sadece sağ kalan tek evladı ile sınırlayan, o eli nasırlı, o alnı kırışık insanın, kalbinden, dudaklarından çıkacak her dua belki de Allah-ü Teala katında en makbulü... Hepimizin annesi... O çoğu kez gördüğü rüyalarında mavi gözlü paşasıyla buluşan, şehit asker annerinden sadece birisi. Hayatla ölüm arasındaki çizgide evladının kanayan yarasına merhem olmaya kendini adayan o cennetlere sığmaz, bal tadındaki kadın, mavi gözlü paşasının bayrağa sarılı tabutuna dokunurken askerlerin selam durduğu o vakarlı insan bizim annemiz... Gözyaşlarına dokunamadığımız o duygu abidesi annemizin sarsılmaz görüntüsü yüreğimize su serpse de onun yüreğindeki görünmez fırtınalar hiç kapanmayacak derin yaraların birer habercisi. Kader yüzüne hep somurtsa da o çevresine somurtmayan, rolünü iyi oynayan, anne olmanın bilinciyle kuşlara yuva, yıldızlara ışık olan kadın mavi gözlü paşanın gönlündeki annemiz. Size anlattığın anne yalnız mavi gözlü askerin değil, hepimizin annesi. Gökyüzündeki yıldız ve denizdeki kum gibi anlatmakla bitmiyor annemiz. İşte mavi gözlü askerin annesi, işte benim annem, işte bizim annemiz, işte o altın kalpli kadın Bedriye Hamlı... ¥ Ayhan HAMLI/ SAMSUN Aşka şehir karanlık Sahne bir; gel(e)mez çocuk, Hayâl şehri bilmez gizin kendindenliğini Ötekinin ben yüzlü gülüşünü, Gece yatısı masalları gibidir, Hücrelerinde gezen fersiz bakışlar... Titretir de kalbini, kovmak için, Aşk olmak adına, aşka doğmak adına Geçemez sevgi kapısından zira, Sığlıktır girmek (s)isli duvarlar arasından İstenmeyen gelmelerde vehmin çığlığı, “Ne hasta” vardır orada, “ne ölü” “ne de mezar”... Sahne iki; bil(e)mez çocuk, Bedeli olduğunu aşkın, büyütür onu, Aklına gelmez celladı rolündeki raks... Bir onda görünür tanıklık ettiği hayâl, Bir de penceredeki güvercin yetişir duyguya; “Hisset ey çocuk aşkın hüzün koktuğunu, Pejmürde şehrin (k)irin yumağı olduğunu” Ve fakat saklar gerçeği, ötesinde; Sağır sultanlar, kör yığınlar ve zamane. Kuru ağıt, aşka adanmış besmele, Kenar işlemeli bayat şehrin ilmeğinde... Sahne üç sev(e)mez çocuk, Med-cezir istemez, oysa kural bu şehirde. Kanar içinde yaralar tuz(ak)ları olmasa da, Anlatamaz maviler hayatın alev rengini. Dokunmak mı karanlık kentin sayfalarına, Gurub vakti, aşk defteri ve kelimeler... Akıl baliğ olmamış ergenlerin(!) aşkı bu, Gördüğümüz göreceğimiz ile hüzündaş. Gömer çocuk anlatılmazı, bilir kalbinde, Ölüm yüzlü sevgi(li)yi sezerek... Gazaba eklenmiş ateşten nefesine... ¥ Süha KIVANÇ / İSTANBUL Annem Sahne bir; gel(e)mez çocuk, Hayâl şehri bilmez gizin kendindenliğini Ötekinin ben yüzlü gülüşünü, Gece yatısı masalları gibidir, Hücrelerinde gezen fersiz bakışlar... Titretir de kalbini, kovmak için, Aşk olmak adına, aşka doğmak adına Geçemez sevgi kapısından zira, Sığlıktır girmek (s)isli duvarlar arasından İstenmeyen gelmelerde vehmin çığlığı, “Ne hasta” vardır orada, “ne ölü” “ne de mezar”... Sahne iki; bil(e)mez çocuk, Bedeli olduğunu aşkın, büyütür onu, Aklına gelmez celladı rolündeki raks... Bir onda görünür tanıklık ettiği hayâl, Bir de penceredeki güvercin yetişir duyguya; “Hisset ey çocuk aşkın hüzün koktuğunu, Pejmürde şehrin (k)irin yumağı olduğunu” Ve fakat saklar gerçeği, ötesinde; Sağır sultanlar, kör yığınlar ve zamane. Kuru ağıt, aşka adanmış besmele, Kenar işlemeli bayat şehrin ilmeğinde... Sahne üç sev(e)mez çocuk, Med-cezir istemez, oysa kural bu şehirde. Kanar içinde yaralar tuz(ak)ları olmasa da, Anlatamaz maviler hayatın alev rengini. Dokunmak mı karanlık kentin sayfalarına, Gurub vakti, aşk defteri ve kelimeler... Akıl baliğ olmamış ergenlerin(!) aşkı bu, Gördüğümüz göreceğimiz ile hüzündaş. Gömer çocuk anlatılmazı, bilir kalbinde, Ölüm yüzlü sevgi(li)yi sezerek... Gazaba eklenmiş ateşten nefesine... ¥ Süha KIVANÇ / İSTANBUL Muhtacım affına Serdiler yoluma bütün zevkleri, Boşa giden ömrün eyvahındayım. Pişmanlık duygusu sardı her yeri, Çiğnedim nefsimi dergahındayım. İşte, sürünerek geldim kapına, Peygamberler bile, muhtaç affına. Feryadımı gömse karanlık camlar, Saldırsa, dişleri kanlı adamlar, Ardımdan çırpınsın kirli akşamlar, Yeni bir hayatın sabahındayım. İrademi düğümledim arşına, Bir tüy gibi hafif durdum karşına. Kaçırdım mı bilmem, en son treni, Çalan, bu kaçıncı ölüm sireni, İğneli fıçıdan al çıkar beni, Aşkta yok olmanın semahındayım. Beş vakit arınıp, çıktım katına. Bir beyin erittim hakikatine. ¥ Hüseyin ÖZKAYNAKÇI / SİVAS Hasretim... Hasret kaldım gündüze Hasret kaldım karanlıktan çıkıp Işığın gölgesinde yürümeye... Hasret kaldım be dostum hasrete Kucak açmıyor artık Bu sokaklar bana Tutamıyor hiçbirşey umudun Elinden Kayıp gidiyor Kaybolmaya gidiyor ya İçim kanıyor Kanıyor yürek Tam orta yerinde alev yanıyor Ölümde geliyorya aklıma dostum İşte o zaman hasret kalıyorum ¥ Yaşar Kemal KİBAROĞLU Gençliğim ve ben Kaç ben yaşadım ben bende Mevsimler yıllar yine mevsimler Toplandı anılar bir küçük albümde Mevsimler yıllar yine mevsimler Gençligim ben seni iyi tanırım Sen ilkbaharım çiçekli dalım Beraber koşsak yolda kalırım Mevsimler yıllar yine mevsimler Biz ikimiz ne vefalı dosttuk Ne güzeldi iki karpuza bir koltuk Birden birbirimizi unuttuk Mevsimler yıllar yine mevsimler Hangimiz olacak sonsuz yaşamda Bir izin bile yok aynalarda Beraber yürümüştük biz bu yollarda Mevsimler yıllar yine mevsimler Arayıp sormasam sen aramazsın Karşılassak selam bile vermezsin Ölürsem mezarıma gelecek misin? Mevsimler yıllar yine mevsimler ¥ Ali Kemal ORHAN / KONYA İhtidâ Henüz altısında küçücük bir çocuktum Hazların çiçek açtığı yerde doğmuştum Bütün dünya evimdi, evim bütün dünya Sırça saraylarda gördüğüm ilk rûyâ Gökkubbeyi bir yaldızlı tavan yapmıştım Ağlayan mehtâbı koynuma almıştım Ben doğduğum gün yaratılmıştı âlem Öldüğüm gün başlayacaktı sonsuz adem Benden ibaretti gûyâ cümle kâinat Bendim yeryüzünde işleyen tek saat Geçtikçe zaman baktım ölmez bir ölüm var Düşündükçe griftleşen çözülmez düğüm var Anladım ki insan içinde ruh misafir Ölümdür insanlara en muazzam sefir Şahit olmuşlardır ki binbir muammaya Ağlaşır altın ufuklarda arz ile semâ Sisleri yırtarak vardım ben de aydınlığa Sonsuz imanımı haykırdım dipsiz boşluğa Doldurdum rûzigâr gibi ruhuma ebediyyeti Anladım bir yüce yaratan var kevniyyeti Uyandı asırlardır uyuyan güzel, bûselerimle Kovdum sefil efkârımı bin başlı ejderimle ¥ Şerife Şeyda ÜNAL
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT